İp Boynunda Sallanırken Bir Babanın Gözleri

Gözlerini kapat. Şimdi değil, biraz sonra. Ama şu an yapman gereken bir şey var. Nefesini tutma, çünkü bu coğrafyada nefes almak bile bir meydan okumadır. Şimdi, bir babanın gözlerine bak. Elleri bağlı. Ayakları zincirli. Ama bakışı öyle özgür ki, melekler bile utanır kendi kanatlarından. Bu baba, Gazze’nin tam göbeğinde, bir idam sehpasına yürüyor. Önünde, beline kadar gelmeyen bir kız çocuğu var. Saçları rüzgârla dağılmış, yanaklarında yaş yok, sadece soru işaretleri. “Baba, nereye?” sorusu yok dudaklarında. Çünkü biliyor. Her Filistinli çocuk, idamın ne demek olduğunu sözlükten öğrenmez. Toprağın kokusundan öğrenir, şehadetin toprağa düşen ilk damlasından tanır rengini.


Baba eğiliyor. Alnını kızının alnına dayıyor. İşte o an… O an, zaman eriyor. Beton duvarlar eriyor. Kameralar eriyor. Sadece iki kalp var. Biri durmak üzere, diğeri durmak bilmeyecek bir matemle atmaya başlıyor. “Korkma” diyor baba. Sesinde dağılmayan bir dağ var. “Onlar asar, ama biz göğe yükseliriz.” Sonra bir tekbir yükseliyor. Önce fısıltı, sonra rüzgâr, sonra duvarların ardındaki binlerce mahkûmun sesine karışıyor. Allahu Ekber. Bu ses, bir idam kararının tıkırtısından daha ağır basıyor. İşte o an anlıyorsun: Burada asılan bir ümmetin uykusudur. Asılan, iki milyar insanın sustuğu bir gecedir.


Düşünsene. Yıl 2026 değil, yıl hiç. Zulmün takvimi yoktur. İsrail’li teröristler, Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını duymazdan geliyor. Duysa ne yazar? Mahkeme bir karar yayımladı: “Yasadışısın, boşalt toprakları.” Ama İsrail, sabah kahvesini içer gibi içiyor bu kararı. Biliyor ki, onların planı uzun vadeli. Erbakan Hoca’nın 34 yıl önce haykırdığı gibi: “ABD-İsrail her şeyi planlı yapıyor.” Bizim planımız yok. Bizim sadece ağıtlarımız var. Yetmez. Ağıt, zalimin iştahını kabartır.


Şimdi şu görüntüyü zihninde canlandır: Bir hapishane avlusu. Güneş, sanki buraya hiç doğmamış gibi solgun. Ama duvarların ardından bir ses daha yükseliyor. Tekbir. Bu sefer daha yüksek. Çünkü içeridekiler biliyor. Bugün idam edilecek olan, yarın cennette bir konuk. Ama biz? Biz buradayız. Televizyonlarımızın başında, çaylarımızı yudumlarken, bir babanın boynuna ip geçirilirken başka bir şeye bakar gibi yapıyoruz. “Ne yapabilirim ki?” sorusu, cehennemin en sıcak katında bir bahanedir. Bir gazeteci, Gazze’nin ortasında mikrofonu kameraya doğru uzatmış, diyor ki: “Nazilerden daha kötü bir yasa bu. Çocukları asarak öldürmek.” Tüylerin diken diken oluyor, değil mi? Ama tüylerin diken diken olması yetmez. Tüylerin, bir ipe dolanıp seni de sürüklemeli o avluya.


Bir çocuk düşün. İdam sehpasının dibinde, babasının ayak ucuna sarılmış. Parmakları soğuk demirde. O demir, bir gün önce babasının elleriyle ısıtılmış bir ekmeğin sıcaklığını hatırlıyor. Şimdi baba, “Ben gidiyorum” demiyor. “Ben gidiyorum” demek bir vedadır. “Ben şimdi başlıyorum” diyor. Şehit olmaya başlıyor. Ve o kız çocuğu, o günden sonra babasının sesini mermilerin ıslığında duyacak. Filistin’de bir çocuk büyüdüğünde, oyuncağı tabut, defteri vasiyettir.


İşte burada soruyorum sana. Senin kalbin ne zaman duracak? Bir deprem mi olacak da yardıma koşacaksın? Açlık mı baş gösterecek da paylaşacaksın? Yoksa bir çocuğun boynuna ip geçirildiği anı mı bekleyeceksin, “İşte şimdi” diye haykırmak için? Unutma, zulme sessiz kalan, zalimin aynasıdır. Aynada kendi yüzünü görmek istemeyen, aynayı kırar. Kırılan camlar, yine seni gösterir. Her kırık parçada, idama giden babanın gözleri vardır.


Şu an bir video dolaşıyor ellerimizde. Bir baba, kızını son kez kucaklıyor. O kucaklama, bir ömür sürecek bir yangının kıvılcımı. Biz, “Paylaşalım” diyoruz. Paylaşmak yetmez. Beğenmek, retweet etmek, hikaye koymak… Bunların hepsi bir teselli. Asıl mesele şu:İçindeki o küçücük “dur” demeyi ne zaman söyleyeceksin? Bir çocuğun boynuna ip dolanırken, sen “Dur” diyecek misin? Yoksa “Çok geç” mi diyeceksin? Ama işte sır burada: Filistin’de hiçbir şey için “çok geç” olmaz. Orada her şehit, bir dirilişin habercisidir. Her idam, bir kıyametin provasıdır.


O yüzden şimdi kalk. Ayağa kalk demiyorum, önce diz çök. Toprağa dokun. Toprak, Gazze’deki bir annenin avucundaki toprakla aynı. Sonra ellerini kaldır. Dua et, yemin et: “Ben bu idamları durdurana kadar susmayacağım.” İşte o zaman, o babanın gözlerindeki ışık sana sıçrar. İşte o zaman, o kız çocuğunun yanaklarındaki yaş kurur. Bir insanın ağlamasını durduramazsın belki ama ağlamasının sebebini ortadan kaldırabilirsin.


Unutma!

Bir çocuğun idamına seyirci kalan her birimiz, idamın celladından farksızızdır.


Şimdi ekranı kapatıp gidebilirsin. Ama bil ki, gittiğin her yerde ipin gıcırtısı peşini bırakmayacak. Sokakta bir çocuk gördüğünde, aklına küçük kız gelecek. Bir baba elinde çiçek gördüğünde, ellerinin bağlı olduğunu hatırlayacaksın. Ta ki içinde bir şeyler kırılana dek. Ama iyi bir kırılma bu. Kalbin kırılsın ki, içine başka kalpler sığsın. İşte o zaman anlayacaksın: Mescid-i Aksa sadece bir taş yığını olmadığını. O, bir akîdenin, bir haysiyetin ta kendisidir. Ona yapılan saldırı, senin kalbine yapılan saldırıdır. Onun kapatılması, senin vicdanının kapatılmasıdır.


Bu gece, yatağına girdiğinde, başucuna bir not koy. Şu yazılı olsun: “Bugün bir çocuk ölmedi. Onun yerine ben utandım.” Ve o utanç, seni sabaha kadar uyutmasın. Uyuyan bir ümmet, uyanık bir zulümden beslenir. Artık uyanma vakti. Sadece bir tweet atmak, sadece bir paylaşım yapmak yetmez. Asıl mesele, ipi gözünün önünde sallanan bir tehdit olarak görmek. Bugün onların boynuna atılan ip, yarın senin özgürlüğüne atılacak bir ilmektir.


İdamları durdurun. Bir etiket, bir çığlık olarak. Öyle bir çığlık ki, Kudüs’ün taşları titreyecek, Gazze’nin tozları dans edecek. Ve o baba, son kez gülümseyecek. Anlayacak ki, yalnız asılmıyor. Binlerce vicdan onunla birlikte yükseliyor. İşte o zaman, idam sehpası bir minbere dönüşecek. Minberden yankılanan tek şey olacak: “Şüphesiz, zulmedenler ne yaptıklarını anlayacaklar.” Ama çok geç olmadan. Çok geç olmadan, bir çocuğun boynundaki ipi çöz. Çöz ki, yarın senin boynuna bir ip atıldığında, bir başka yürek titresin.


Bu yazı benim ağıtım olmasın. Bu yazı, benim başlangıcım olsun. Kanın damarlarda dolaşması gibi başlangıç. Şimdi yazmayı bırakıyorum. Ama sözü bırakmıyorum. Söz, şu an içimde yankılanan tek cümle: İdamları durdurun.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Menzil Arasında Bir Hafıza Yolculuğu

Kendi İçine Hicret Eden Okur

Kendimi Kaybettiğim Yirmi Kubbe