Kendimi Kaybettiğim Yirmi Kubbe


Bir sabah vaktiydi, rüzgâr dar sokaklardan çekilip giderken, ben kendimi yirmi kubbeli devasa sessizliğin avlusunda buldum. Kapı taşları insan ayak izinden oyulmuş, eşikler yüzyıllık bir yorgunluğu sırtlanmış. İçeri adım atar atmaz üzerime çöken nemli, tatlı koku… Tarihin nefesi diyorlar buna, ama ben biliyorum, o daha çok secdeye kapanmış alınların buhranı. Caminin üç kapısından birinden geçtim, hangisi olduğu mühim değil. Çünkü insan hakikate hangi kapıdan girerse girsin, sonunda aynı şadırvanın kenarında diz çöküyor.


Somuncu Baba bu kapılardan çıkmış. O’nun elinden çıkan sadaka somunları bu taşlara sürtünmüş. İşçilerin yorgun avuçlarına ekmek verirken belki de farkında değildi ki bir gün birileri bu öyküyü anlatacak. Derler ki bir gün Hızır’ı tanımış, kolundan yakalamış. “Sen Hızır’sın, saklanma,” demiş. Ve ona bir şart koşmuş: Her gün buraya geleceksin. Hızır da kabul etmiş ama kendi şartını söylemiş: “Hangi vakit geleceğimi bilmeyeceksiniz.” Şimdi vav harfinin önünde her vakit namaz kılan bir zat var mı, yoksa bu sadece gönüllerin tesellisi mi, bilinmez. Ama ne zaman vav harfinin önünde saf tutsam, yanı başımda birinin diz çöktüğünü hissederim. Nefesi yok, gölgesi yok, ama bir ağırlık var. İşte o an anlarım ki Hızır’la aynı safta olmak, görünmez olanın farkına varmaktır. Ben namaza durdukça, vav harfi secdeye varan bir insana dönüşür gözümde. Alnı yere değmiş bir kulun teslimiyeti... Bazen de ana rahmindeki cenin gibi kıvrılmış, henüz dünyaya gelmemiş bir sırdır o harf. Ebcedi altıdır. İmanın altı şartını taşır sırtında. Vahidiyetin, vahdaniyetin harf bedenine bürünmüş halidir. Kimi zaman iki cümleyi bağlayan bir bağlaç, kimi zaman yemin edilen bir kasem. Kur’an’da vav ile başlayan ayetlerde neye yemin ediliyorsa, dikkat kesilmelidir insan, çünkü arkasında büyük bir ihtar vardır.


Şadırvanın başında durdum bir an. 18 köşesi, her biri ayrı bir derdin dermanı gibi. Hikaye der ki o arsa bir kadından zorla alınmış, helal olmadığı için namaz kılınmaz düşüncesiyle oraya şadırvan konmuş. Doğru mudur, değil midir, bilemem. Lakin şu kadarını bilirim ki, bu millet helal lokmaya düşkün olduğu zamanlar bu topraklara hükmetmiş. Nefsine gem vurmayı bildiği çağlarda, gök kubbeler fethetmiş. Şimdi ise o şadırvanın mermerlerine bakanlar, sadece kendi yansımasını görüyor. Oysa bir vakitler insanlar bakarken kusurlarını görürmüş. Bir ayna gibi imiş, gözünün önüne serermiş nefsinin karanlığını.


Minbere yöneldim. Sert ceviz ağacı, çivisiz, demirsiz, sadece birbirine kenetlenmiş parçalar. Kainat bu minberde saklı. Güneş sistemi kabartma olarak işlenmiş, gezegenler büyüklüklerine ve güneşe uzaklıklarına sadık bir şekilde yerleştirilmiş. Yıldırım Bayezıd’ın işçileri bu minberi yaparken acaba kainatın sırrını biliyorlar mıydı? Yoksa bu ilahi bir tevafuk muydu? Her şeyin bir düzen içinde yaratıldığını, ne kadar kaçmaya çalışsan da kaderin seni bulacağını anlatan sessiz bir hatırat. Kaçtıkça kaderine yaklaşan insanoğlu, işte bu minberin basamaklarında her gün bu gerçeği haykırıyor. Zaferin sahibi Allah’ın yardımıdır. Bunu unutanlar, koca cihan imparatorlukları kursalar da bir gün çökerler.


Siyah örtüye baktım. Kabe’nin eski örtüsü. Yavuz Sultan Selim Mısır seferinden dönünce, Mekke’nin kapısından sökülen bu kumaşı kendi elleriyle taşıyıp buraya asmış. Saf altın ipliklerle işlenmiş ayetler zamanla kararmış, hatalı restorasyonlar yüzünden rutubet işlemiş, işlemeler dökülmüş. Şimdi ancak parlak bir ışık altında ayetler seçilebiliyor. Tıpkı insanın içindeki ilahi nur gibi: kir pas tutunca görünmez olur, ama temizlenmeyi bekler. Gönül aynasını arındıran, ilahi güzelliği yansıtır. İnsan kendini tanımak istiyorsa surete değil, yaratıcının o suretteki ezelî muradına bakmalıdır.


Kıble duvarındaki vav harfleri… Her duvarda bir vav. Kimi altta, kimi üstte, kimi gizli, kimi aşikar. İnsan da öyle değil mi? Her birimiz bir vav harfiyiz aslında. Kıvrılmış, secdeye varmış, yahut henüz doğmamış bir bebek gibi duruyoruz. Vav’ın sırrı şu: O, ayrı duran hatları birleştiren çengel gibi, insanları birbirine bağlayan görünmez ipliktir. Kalp ile Rabb’i arasında köprüdür. Hat sanatının en zor harfidir vav. Çekmesini bilen, diğer tüm harfleri de yazar. Nefsini yenen, her şeyi yener. En büyük zafer, insanın kendini yenmesidir. Bunu idrak eden, dünyanın tüm saltanatına sırt çevirebilir.


Cemaatle öğle namazını kıldım. Sağımda yaşlı bir amca, solumda sakallı bir genç. Omuz omuza, diz dize. Aralarında hiçbir fark yok. Makam, mevki, servet, fakirlik… Hepsi dışarıda kalmış. Allah kalbe bakar, dış görünüşe bakmaz. İnsan dünyayı kalbinin rengine göre görür. Kalp neyle doluysa, alem ona öyle görünür. Gönül ilahi aşkla dolu değilse, insan boş bir kap gibi serseriyane gezer. Oysa her varlık Allah’ın emriyle oluşur. Ruh, ilahi sözle yeryüzüne iner. Ruh, ekmek ve hayvani kuvvet birleşince cansız olan can kazanır. Ama esas can, ruhun gönülle buluşmasıdır. İşte o zaman insanın gerçek kudreti ve nuru ortaya çıkar.


Namazdan sonra bir süre oturdum. Şadırvanın su sesi… Damlaların taşa vuruşu… Her damla bir “vav” gibi düşüyor. Damla damla birikiyor, su oluyor, hayat oluyor. Varlık her an yokluk ve varlık arasında gidip gelen bir tecelli. Cansız varlıklar bile ilahi aşka duyarlıyken, insan nasıl olur da gözlerini kapar hakikate? Bir veliye zehir bal olur, ama nefs sahibi önce nefsini eritmelidir. Önce içindeki Nemrud’u öldür, sonra İbrahim olup ateşe gir. Ateş yanmaz o zaman, gül bahçesi olur.


Mevlit yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca bu camide imamlık yapmış. Onun “Allah adın zikredelim evvela” diye başlayan o eşsiz naatı, bu taşlarda yankılanmış. İnsanlığa doğru yolu göstermek için gelen kutlu peygambere duyulan aşk, işte bu kubbenin altında söze dönüşmüş. Aşk, seveni de sevilen yaparak varlık ile yokluğu birleştirir. Benlikten kurtulup birlik sırrına ermektir aşk. Hakkı ancak O’na aşık olanlar idrak edebilir. Aşk insanı öldürür, sonra yeniden diriltir. Önce içindeki varlık iddiasını öldüreceksin, sonra hakikati bulacaksın.


Ulu Cami’nin namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinin en büyük camilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Süleymaniye, Sultanahmet devasa avlularıyla göz boyar. Tek yüksek kubbeleri insana genişlik hissi verir. Ama bu cami alçak tavanlı, çok kubbeli, sütunlarla dolu. Küçükmüş gibi gelir insana. Oysa içine girdiğinde kaybolursun. İşte hakikat de böyledir: Gösterişli olan değil, derin olan büyüktür. Gaflet dünyayı kurar, hakikat ise dünyayı küçültür. Dünya hırsını terk edip kanaatle Hakk’a teslim olmak, nefsin şikayetlerinden kurtulmanın tek yoludur. Hakiki zenginlik nefsin hırslarından arınmış manevi bir kanaat ve teslimiyettedir.


Bir ara caminin batı tarafında pencereye yöneldim. Parmaklıklar Davut Peygamberin demirleri diye anılır. İnsanlar bu parmaklıklara yapışıp dua ederler. Ellerimin altında soğuk demir, yüzyıllardır binlerce elin değdiği demir. Her dokunuşta bir dua yükselmiş, her temasta bir umut tazelenmiş. İnsan sonunda yalnız Allah’a yönelir. Gizli kullarına yardımını vesilelerle gönderir. Belki bu parmaklıklar bir vesiledir, belki de değil. Ama samimiyetle yapılan her duanın bir karşılığı vardır. İhlasla ve emekle sunulan küçük bir hediye, ilahi inayetin kapısını sonuna kadar açar. Cüzi varlık testisini kırmak, ilahi güzellik deryasında yok olup gerçek varlığa kavuşmaktır.


Çıkmak üzereyken son bir kez şadırvanın başına oturdum. Çeşmeden akan suya, suyun düştüğü mermere baktım. Önce kendi yüzümü gördüm. Sonra yüzüm silikleşti, yerini kubbenin aksine bıraktı. Kubbe silikleşti, yerini gökyüzüne bıraktı. Gökyüzü kayboldu, geriye sadece bir ışık kaldı. O ışık ki, bu camiyi aydınlatan, kubbelerden süzülüp gelen, tellerden geçip şadırvanda toplanan ışık. İşte o an anladım ki, aradığım her şey buradaydı. Mekke’de, Medine’de, Kudüs’te, Şam’da ve beşinci makamın burası olduğunu söyleyen din adamları boşuna konuşmamış. Emir Sultan, Somuncu Baba, Molla Fenari, Akbıyık, Üftade… Hepsi bu topraklarda diz çökmüş. Onların secde ettiği yerde ben de secde ettim. Onların ellerini kaldırdığı havaya ben de ellerimi kaldırdım. O eller ki, bir zamanlar Demirci Kambur Bali Çelebi’yi, yani Karagöz’ü öldüren ellerle aynı havaya kalkıyordu. Zalim güç, aklın kurduğu tuzak karşısında kendi sonunu hazırlar. Yıldırım da bir gün Ankara ovasında Timur’a esir düşeceğini bilmiyordu. Demir kafeste dünyalara sığmayan iradesinin kırıldığını göreceğini bilmiyordu. Kim bilir, belki de bu camide secdeye vardığı bir anda kalbine düşmüştü o kader. Kaderden kaçış yoktur, insan kaçtıkça kaderine yaklaşır.


Artık güneş batıyordu. Kubbelerin arasından sızan son ışıklar, duvardaki vav harflerini altın rengine boyuyordu. Her vav, bir sır gibi fısıldıyordu kulağıma: “Dur, dur, dur…” Vav’ı görünce durmalı insan. Düşünmeli, tefekkür etmeli, neyin peşinde olduğunu sorgulamalı. Çünkü vav, bağlaçtır, bağlar seni kendine, bağlar seni Rabb’ine, bağlar seni hakikate. O olmadan cümle eksik kalır, mana tamamlanmaz. İnsan da öyle. Vav’ı fark etmeyen hayat, yarım kalmış bir cümle gibidir. Anlamsız, amaçsız, boşlukta asılı durur.


Kalktım, ayağa. Son bir kez etrafıma baktım. Şadırvanın çeşmeleri hala akıyordu, damlalar düşüyordu, ses çıkıyordu. Cemaat dağılmıştı, ben yalnızdım. Ama yalnız değildim. Hızır’ın orada olduğunu biliyordum, vav harfinin önünde. Onu görmemiştim, ama hissetmiştim. Ve o his, bütün bir ömrün sorgulamasına bedeldi. Hakikat, ancak ona susayan ve basiretle bakan talip ruhlar için kendini aşikar eder. Teslimiyet ve içten bir tövbe, nefsin itirazlarını susturarak ruhu ilahi rızaya ulaştırır. Samimi pişmanlık ve sevgiyle perçinlenen teslimiyet, eşler arasındaki çatışmayı huzura ve ortak menzile dönüştürür. Ya insanlık? Ne zaman teslim olacak bu hakikate?


Kapıdan çıkarken elim tokmağa değdi. Soğuk demir, sıcaklığımı aldı. Dışarıda rüzgâr hala esiyordu, ama şimdi daha anlamlıydı. Sokaklar eskisi gibi değildi. Her şey değişmişti. Aslında cami değişmemişti, ben değişmiştim. Gönül aynası biraz daha arınmıştı, biraz daha ışık düşmüştü içime. O ışık ki, bu caminin ortasındaki açık kubbeden gelen ışık. Eskiden yağmur da girermiş o kubbeden, havuzda toplanırmış su. Şimdi kubbe camekanla kaplı, havuzda mermerler ile kaplı, su toplanmıyor ama ışık hala içeri doluyor. Tıpkı hakikat gibi: Önüne ne kadar engel koysan da, bir yol bulup sızar içeri. Bir gün sen de bu camiye gelip namaz kılarsan, vav harfinin önünde dur. Belki Hızır’la aynı safta olursun. Belki de o zaman anlarsın ki, aradığın her şey aslında içinde. Dışarıda bir şey arama. Her şey burada, şu kıvrılmış vav harfinin sırrında saklı.


Çıktım. Kapı kapandı. Arkamda bir ses kalmadı. Ama o sessizlik, binlerce yıllık bir çığlıktı aslında. “Lebbeyk, lebbeyk” diyen milyonların yankısıydı. İşte ben, Bursa’da yaşayan bir garip, işte böyle anlattım sana yaşadıklarımı. Şimdi sen de gidip bir vav harfi ara hayatında. O kıvrımda saklı belki de tüm cevaplar. Vav’ı bul, dur, düşün, anla. Sonra secdeye var. Alnın yere değsin. İşte o zaman hakikati bulacaksın. Ya da hakikat seni bulacak. Hangisi önce olursa.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Menzil Arasında Bir Hafıza Yolculuğu

Kendi İçine Hicret Eden Okur