Kayıtlar

İp Boynunda Sallanırken Bir Babanın Gözleri

Gözlerini kapat. Şimdi değil, biraz sonra. Ama şu an yapman gereken bir şey var. Nefesini tutma, çünkü bu coğrafyada nefes almak bile bir meydan okumadır. Şimdi, bir babanın gözlerine bak. Elleri bağlı. Ayakları zincirli. Ama bakışı öyle özgür ki, melekler bile utanır kendi kanatlarından. Bu baba, Gazze’nin tam göbeğinde, bir idam sehpasına yürüyor. Önünde, beline kadar gelmeyen bir kız çocuğu var. Saçları rüzgârla dağılmış, yanaklarında yaş yok, sadece soru işaretleri. “Baba, nereye?” sorusu yok dudaklarında. Çünkü biliyor. Her Filistinli çocuk, idamın ne demek olduğunu sözlükten öğrenmez. Toprağın kokusundan öğrenir, şehadetin toprağa düşen ilk damlasından tanır rengini. Baba eğiliyor. Alnını kızının alnına dayıyor. İşte o an… O an, zaman eriyor. Beton duvarlar eriyor. Kameralar eriyor. Sadece iki kalp var. Biri durmak üzere, diğeri durmak bilmeyecek bir matemle atmaya başlıyor. “Korkma” diyor baba. Sesinde dağılmayan bir dağ var. “Onlar asar, ama biz göğe yükseliriz.” Sonra bir tekb...

Kendimi Kaybettiğim Yirmi Kubbe

Bir sabah vaktiydi, rüzgâr dar sokaklardan çekilip giderken, ben kendimi yirmi kubbeli devasa sessizliğin avlusunda buldum. Kapı taşları insan ayak izinden oyulmuş, eşikler yüzyıllık bir yorgunluğu sırtlanmış. İçeri adım atar atmaz üzerime çöken nemli, tatlı koku… Tarihin nefesi diyorlar buna, ama ben biliyorum, o daha çok secdeye kapanmış alınların buhranı. Caminin üç kapısından birinden geçtim, hangisi olduğu mühim değil. Çünkü insan hakikate hangi kapıdan girerse girsin, sonunda aynı şadırvanın kenarında diz çöküyor. Somuncu Baba bu kapılardan çıkmış. O’nun elinden çıkan sadaka somunları bu taşlara sürtünmüş. İşçilerin yorgun avuçlarına ekmek verirken belki de farkında değildi ki bir gün birileri bu öyküyü anlatacak. Derler ki bir gün Hızır’ı tanımış, kolundan yakalamış. “Sen Hızır’sın, saklanma,” demiş. Ve ona bir şart koşmuş: Her gün buraya geleceksin. Hızır da kabul etmiş ama kendi şartını söylemiş: “Hangi vakit geleceğimi bilmeyeceksiniz.” Şimdi vav harfinin önünde her vakit ...

Kaderin Aynasında Bir Kadir Gecesi

Bursa... Zamanın derinliklerinden süzülüp gelen bir medeniyet beşiği. Tarih boyunca nice gönül erbabını bağrında barındırmış, nice dualara ev sahipliği yapmış kadim şehir. Ramazan ayıyla birlikte Bursa'nın sokakları, minarelerden yükselen ezan sesleriyle başka bir anlam kazanır. İftar sofralarıyla bereketlenir, teravih namazlarıyla geceler nur toprağına dönüşür. Ama bu yıl bir başkaydı. İçimde kıpır kıpır bir heyecan, ruhumda tarifsiz bir beklenti vardı. Hocamız Yusuf Kaplan'ın "Bursa'da iftar olmadan olmaz" sözü, kulaklarımda çınlayan bir davete dönüştü. O'nun her sözü, her işareti, talebeleri için bir yol haritasıydı. Özellikle Kadir gecesine denk getirilen MTO Bursa iftarı, buluşmayı sıradan bir iftar olmaktan çıkarıp, manevi bir yolculuğa dönüştürecekti. Hamd olsun, Hocamız yine gönüllerimize dokunacak bir kapı aralamıştı. Organizasyon süreci başladığında, Tugva Yıldırım İlçe Başkanı Muhammet Yasin Sönmez kardeşimiz vesile oldu. Teslimiyetin bereketi, her ...

İznik Ayasofya'sında Zamanın Derin Katmanları

Zaman, görünmeyen bir mimar gibi işler. Hafızaları, inançları ve medeniyetlerin ruhunu yoğurur. İznik’e doğru inerken gölün kıyısında, tepeden şehre bakıyorum. Çinileriyle meşhur mütevazı kasabanın ortasında, yüzyılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir yapı var: İznik Orhan Camii (Ayasofya). Ona bakarken zamanın içinde açılmış derin bir kuyuya baktığımı hissediyorum. Bu kuyuya sesleniyorum; ta bin yedi yüz yıl öncesinden, Roma’nın gürültülü günlerinden bir ses, bir yankı geliyor. Ama bu ses, üst üste binmiş, birbiriyle yoğrulmuş, birbirini tamamlamış büyük bir uygarlık serüveninin fısıltısı. Yapının ilk nefesini hayal etmek, insan aklının ve ruhunun en kadim arayışlarına dokunmak gibi. Milattan sonra üçüncü yüzyılda, henüz Hıristiyanlığın kudretli bazilikaları yükselmemişken, burada bir Roma gymnasium’u (spor ve eğitim yeri) varmış. Ter döken atletlerin ayak sesleri, güreş tutan bedenlerin hırıltısı, felsefe tartışanların kelimeleri… Antik dünyanın insanı, bedeni ve aklı birlikte ...

İki Menzil Arasında Bir Hafıza Yolculuğu

Bursa’nın ağırbaşlı, vakur ve Osmanlı’dan tevarüs eden sükûnetli gecelerinden birinde, ruhumun bir yarısını ulu çınarların gölgesinde bırakıp diğer yarısını Karadeniz’in hırçın ama bir o kadar da sığınılacak liman andıran kucağına, memleketime, Trabzon’a doğru yola çıkarken, zamanın üzerimde kurduğu baskıyı hissediyordum. Ramazan’ın kapı eşiğindeydik. Henüz mahyalar asılmamış, minarelerden davetkâr nida yükselmemişti ki, babaannemin vefat haberiyle sarsıldım. Dernekpazarı’nın dik yamaçlarına yaslanmış Akköse köyü, bir çınarını daha toprağa çağırmıştı. Bizim coğrafyamızda ölüm, köklere dönüşün, aslına rücu etmenin en somut, en yakıcı tecellisidir. Yol, insanın kendi iç dünyasında, hatıralarında ve büyük İslam tasavvurunda yaptığı bir kazı çalışmasıdır. Bursa’dan Trabzon’a uzanan uzun yol, benim için hayat ile memat arasındaki ince çizginin, geçmişten bugüne anılarımın, belki sırata gelmeden önce onun dünyevi bir provası gibiydi. Ramazan’ın bereketli iklimi Bursa’nın sokaklarına sinm...

Kendi İçine Hicret Eden Okur

Bir şehre girerken tabelalara değil de, o şehrin sokaklarında yankılanan seslerin kökenine bakmaya başladığınızda asıl seyahat başlar. Çantamda sadece bir defter, bir kalem ve zihnimin dehlizlerinde saklı duran kadim merak duygusuyla yola çıktım. Bu kez menzilim coğrafi bir koordinat, bir enlem ya da boylam hattı üzerindeki bir nokta değildi. Dilin kılcal damarlarında, kelimelerin tozlu ama bir o kadar da parıltılı dehlizlerinde yürümeye niyet ettim. Anladım ki, dilini derinlemesine okuyan insan, aslında kendi zihnini ve bağlı olduğu medeniyetin köklerini okumaya başlıyor. Sabahın erken saatlerinde, henüz güneş ufuk çizgisinde turuncu bir yara gibi açılmadan önce, İnegöl Çarşısında bir sahaf dükkanının önünde buldum kendimi. Ahşap kapının gıcırtısı, sanki yüzyılların tozunu üzerimden silkelemem gerektiğini hatırlatan bir ses gibiydi. İçerisi eski kâğıt kokusuyla doluydu. O koku, yaşanmışlıkların, hayallerin ve kaybolmuş zamanların ruhuma sinen bir buhuruydu. Masanın üzerine bırakılmış ...

Rayı Olmayan Şehirde Hakikat Seferi

Bursa’dan Kalbe Bir Yolculuk   Bursa, ulu bir çınarın gölgesinde, zamanın ağır aksak ama vakur aktığı bir şehirdir. İnsan bu sokaklarda yürürken, her köşe başında bir tarihin nefesini ensesinde hisseder. Lakin bu şehirde bir eksiklik vardır .   R ayların ritmik sesi, demirin demire vurduğu kadim melodi Bursa’nın ufkuna henüz uğramış değildir. Ben de ömrüm boyunca   meşhur kompartıman pencerelerinden akıp giden bozkırı izlemiş bir yolcu sayılmam. Hiç tren yolculuğu yapmadım. Belki de bu yüzden, tren benim zihnimde bir ulaşım vasıtası olmaktan ziyade,  modernitenin  amansız hızına karşı bir duruşun, bir bekleyişin ve nihayetinde bir vuslatın metaforuna dönüştü.   İnsan, sahip olmadığı şeyin hayalini kurarken daha sahici bir dil inşa eder. Bugün elimizdeki dijital ekranlar, bizi saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna taşıyor .   L akin bu gidişler, ruhu bedenden ayıran bir kopuşu da beraberinde getiriyor. Bursa’da, Yeşil Türbe’nin önünde durup şehre baktığı...