İki Menzil Arasında Bir Hafıza Yolculuğu
Bursa’nın ağırbaşlı, vakur ve Osmanlı’dan tevarüs eden sükûnetli gecelerinden birinde, ruhumun bir yarısını ulu çınarların gölgesinde bırakıp diğer yarısını Karadeniz’in hırçın ama bir o kadar da sığınılacak liman andıran kucağına, memleketime, Trabzon’a doğru yola çıkarken, zamanın üzerimde kurduğu baskıyı hissediyordum. Ramazan’ın kapı eşiğindeydik. Henüz mahyalar asılmamış, minarelerden davetkâr nida yükselmemişti ki, babaannemin vefat haberiyle sarsıldım. Dernekpazarı’nın dik yamaçlarına yaslanmış Akköse köyü, bir çınarını daha toprağa çağırmıştı. Bizim coğrafyamızda ölüm, köklere dönüşün, aslına rücu etmenin en somut, en yakıcı tecellisidir.
Yol, insanın kendi iç dünyasında, hatıralarında ve büyük İslam tasavvurunda yaptığı bir kazı çalışmasıdır. Bursa’dan Trabzon’a uzanan uzun yol, benim için hayat ile memat arasındaki ince çizginin, geçmişten bugüne anılarımın, belki sırata gelmeden önce onun dünyevi bir provası gibiydi.
Ramazan’ın bereketli iklimi Bursa’nın sokaklarına sinmişken, bu kez teyzemin gidişiyle aynı yolu bir kez daha benzer duygularla katetmek zorunda kaldım. Bir ay içinde iki büyük acı, iki kez aynı yol ve aynı köyün toprağına bırakılan iki can parçası. Köyümün nemli toprağına, açılan kabirlere bakarken, modern dünyanın bizi içine hapsettiği sığ gerçeklikten kopup, kadim olanın, baki olanın sarsılmaz limanına sığınma ihtiyacı duydum.
Bursa, bir şehir olarak İslam’ın şehirleşme ahlakının en nadide örneklerinden biridir. Orada her taş, her cami avlusu, her dar sokak, insan onurunu merkezine alan bir mimarinin ve ruhun izlerini taşır. Ancak Akköse’ye vardığımda, şehirdeki insanın “planlanmış” kederiyle köydeki insanın “tabii” metaneti arasındaki farkı daha iyi idrak ettim. Modernleşme, bize ölümü unutturmak üzerine kurulu bir illüzyon sunarken, İslam’ın sarsılmaz değerler manzumesi, ölümü hayatın tam kalbine, sofranın başköşesine oturtur. Babaannemin ve teyzemin ardından dökülen yaşlar, bu topraklara ait olmanın, bu ümmetin bir ferdi olarak büyük hikâyenin parçası kalmanın nişanesiydi.
Şehirleşme dediğimiz olgu, eğer insanın ruhunu teskin etmiyorsa, beton yığınlarından ibaret bir hapishaneye dönüşür. Bizim medeniyetimiz, şehri bir “darüsselam” yani esenlik yurdu kılma iddiasındadır. Cenazelerimizi kaldırırken, köylülerin omuz omuza verişi, sessizce ama derinden paylaşılan acı, aslında İslam’ın toplumsal faydayı ve insan onurunu nasıl koruduğunun en basit ama en etkili örneğiydi. Orada ne teknolojik bir üstünlük ne de maddi bir güç vardı. Sadece imanla yoğrulmuş bir kardeşliğin, “biz” olabilme halinin sarsılmaz duruşu mevcuttu. Modern dünya bize birey olmayı, yalnızlaşmayı ve acımızı steril odalarda tek başımıza yaşamayı dayatırken, köyümün sert rüzgârı ve taze toprak kokusu, bana bir ümmetin parçası olduğumu, kimsesiz kalmadığımı hatırlattı.
Sonraki günlerde telefonumun zili hiç susmadı. Modern zamanların bitmek bilmeyen iletişim ağı, bazen bir teselli bazen de bir yük olarak omuzlarıma bindi. Aramalar, mesajlar, gecikmiş aramalar... “Neden bakmıyorsun?” diyen sitemkâr sesler, aslında modern insanın zamanı nasıl da tükettiğinin, her şeyi nasıl da aceleye getirdiğinin birer yansımasıydı. Oysa ben o sırada, iki şehir arasında, iki dünya arasında araftaydım. İslam’ın bizden beklediği vakur duruş, modern dünyanın bu hız tutkusuna ve her an “erişilebilir olma” zorunluluğuna karşı bir kalkandır.
Bilim ve teknoloji, eğer bizim acımızı dindirmeye, birliğimizi pekiştirmeye yaramıyorsa, sadece birer oyuncak hükmündedir. Benimle karşılaştığında “yeni duymuş gibi yapan” seslerdeki yapaylık ile köyün cami avlusunda elini omzuma koyup sadece gözlerime bakan amcanın samimiyeti arasındaki uçurum, aslında yaşadığımız medeniyet krizinin de bir özetidir. Bizim ihtiyacımız olan şey, daha hızlı telefonlar ya da daha konforlu yollardan ziyade, yolların vardığı menzilin hakikatle olan bağıdır. İslam, modernitenin sunduğu araçları reddetmez. Onları birer “emanet” olarak görüp, insanın kemaline hizmet edecek şekilde dönüştürmemizi öğütler. Geçmişin mirası, köyümün eski evlerinin içindeki sarsılmaz ahlak, geleceğin dijital dünyasında kaybolmamamız için bize rehberlik edecek yegâne ışıktır.
İki kez gidip geldiğim bin küsur kilometrelik yol boyunca şunu düşündüm: Müslüman bir entelektüel, bir aydın, toplumun içinde bulunduğu bu kafa karışıklığını nasıl giderebilir? Bizler, hayatın tam içinde, acının ve neşenin merkezinde saf tutan insanlar olmalıyız. Babaannemin büyük bir teslimiyetle ölümü ve teyzemin aniden gideceğim deyip öyle de gidişi, bana bir insanın sahip olması gereken en büyük hazinenin “bilgiyi kuşanmış erdem” olduğunu bir kez daha gösterdi. Bilgi, eğer kalbe inmiyorsa bir yüktür; erdem ise o bilgiyi hayata geçiren bir eylemdir.
Ümmetin birliği, siyasi birlikteliklerle, kültürel ve ruhsal dokunun korunmasıyla mümkündür. Bursa’nın bir sokağından Trabzon’un bir köyüne uzanan hüzün köprüsü, aslında bu birliğin ne kadar diri ve ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Bizim geleceğimiz, kökleri derinlerde olan bir yenilenmededir. İslam’ın sunduğu evrensel perspektif, dini ritüeller bütünü ve şehirleşmeden teknolojiye, sanattan bilime kadar hayatın her alanına nüfuz eden hayat nizamıdır.
Şimdi Bursa’da, Ramazan’ın dingin akşamlarından birinde oturmuş bu satırları karalarken, içimde iki büyük boşluğun ve iki büyük yolculuğun bıraktığı garip huzuru taşıyorum. Ölüm, bize hayatın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan en sadık dosttur. Köyümün soğuk toprağına emanet ettiğim canlar, aslında benim bu dünyadaki aidiyetimin birer tapu senedi gibidir. Modern dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, ne kadar çok “neden bakmıyorsun?” diye bağırırsa bağırsın, bizim sığınacağımız kadim kale her zaman yerli yerinde duruyor.
İslam’ın değerleri, bize ölmeyi, onurlu bir şekilde yaşamayı ve bu hayatı bir emanetçi şuuruyla tüketmeyi öğretir. Yolculuk devam ediyor, şehirler değişiyor, yüzler değişiyor, teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor ama insanın hakikatle olan asli bağı hiç kopmuyor. Ümmetin geleceği, bu bağın ne kadar sıkı tutulduğuna ve aydınların bu bağı ne kadar güçlü tahkim ettiğine bağlıdır. Ben bu iki yolculuk arasında sadece iki cenaze kaldırmadım. Kendi ruhumun paslanmış kapılarını da araladım.
Bursa’nın sabah ezanı okunurken duyulan derin sessizlikte, Akköse’nin rüzgârını yüzümde hissediyorum. Bizler, iki menzil arasında gidip gelen seyyahlarız. Ama her seferinde aslımıza biraz daha yaklaşıyoruz.
Gönlümün bir yanı Bursa’nın ulu çınarlarında, diğer yanı köyümün hüzünlü yamaçlarında... Bu hikâye burada bitmiyor, sadece yeni bir fasla geçiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder