Kendimi Kaybettiğim Yirmi Kubbe
Bir sabah vaktiydi, rüzgâr dar sokaklardan çekilip giderken, ben kendimi yirmi kubbeli devasa sessizliğin avlusunda buldum. Kapı taşları insan ayak izinden oyulmuş, eşikler yüzyıllık bir yorgunluğu sırtlanmış. İçeri adım atar atmaz üzerime çöken nemli, tatlı koku… Tarihin nefesi diyorlar buna, ama ben biliyorum, o daha çok secdeye kapanmış alınların buhranı. Caminin üç kapısından birinden geçtim, hangisi olduğu mühim değil. Çünkü insan hakikate hangi kapıdan girerse girsin, sonunda aynı şadırvanın kenarında diz çöküyor.
Somuncu Baba bu kapılardan çıkmış. O’nun elinden çıkan sadaka somunları bu taşlara sürtünmüş. İşçilerin yorgun avuçlarına ekmek verirken belki de farkında değildi ki bir gün birileri bu öyküyü anlatacak. Derler ki bir gün Hızır’ı tanımış, kolundan yakalamış. “Sen Hızır’sın, saklanma,” demiş. Ve ona bir şart koşmuş: Her gün buraya geleceksin. Hızır da kabul etmiş ama kendi şartını söylemiş: “Hangi vakit geleceğimi bilmeyeceksiniz.” Şimdi vav harfinin önünde her vakit ...