Kendi İçine Hicret Eden Okur
Bir şehre girerken tabelalara değil de, o şehrin sokaklarında yankılanan seslerin kökenine bakmaya başladığınızda asıl seyahat başlar. Çantamda sadece bir defter, bir kalem ve zihnimin dehlizlerinde saklı duran kadim merak duygusuyla yola çıktım. Bu kez menzilim coğrafi bir koordinat, bir enlem ya da boylam hattı üzerindeki bir nokta değildi. Dilin kılcal damarlarında, kelimelerin tozlu ama bir o kadar da parıltılı dehlizlerinde yürümeye niyet ettim. Anladım ki, dilini derinlemesine okuyan insan, aslında kendi zihnini ve bağlı olduğu medeniyetin köklerini okumaya başlıyor.
Sabahın erken saatlerinde, henüz güneş ufuk çizgisinde turuncu bir yara gibi açılmadan önce, İnegöl Çarşısında bir sahaf dükkanının önünde buldum kendimi. Ahşap kapının gıcırtısı, sanki yüzyılların tozunu üzerimden silkelemem gerektiğini hatırlatan bir ses gibiydi. İçerisi eski kâğıt kokusuyla doluydu. O koku, yaşanmışlıkların, hayallerin ve kaybolmuş zamanların ruhuma sinen bir buhuruydu. Masanın üzerine bırakılmış bir lügat, adeta şehrin haritası gibi duruyordu karşımda. Sayfaları çevirdikçe fark ettim ki, okumak denilen eylem sadece bir bilgi aktarımı, bir malumat yığını biriktirmek olamazdı. Okumak, metinle tenasüp kurmak, onunla bir gönül bağı inşa etmek ve nihayetinde o düşünsel ilişkinin içinde erimek demekti. Gözlerim bir kelimeye takıldı: Hafıza.
Hafıza, sadece geçmişi hatırlamak mıdır? Yoksa geçmişin bugün içinde nefes alıp vermesi mi? Kelimenin kökenine indiğinizde, onun aslında “korumak” ve “saklamak” ile olan sarsılmaz bağını görürsünüz. Hafıza, bir kültürün emanetidir. Eğer kelimelerimizi kaybedersek, emaneti koruma gücümüzü de kaybederiz. Bir edebiyatın, bir şiirin ya da bir felsefi metnin içinde dolaşırken, aslında medeniyetin hücrelerinde geziniyorsunuzdur. Kelimeler aracılığıyla yaşayan muazzam miras, size kim olduğunuzu fısıldar. Eğer kulağınızı seslere kapatırsanız, yeryüzünde köksüz bir gölge gibi dolaşmaya mahkûm kalırsınız.
Yolculuğumun ilerleyen saatlerinde, Mahfel’in köşesinde oturan yaşlı amcanın konuşmasına kulak misafiri oldum. İki kelime arasındaki ince sızıya dikkat ettim. “Gönül” dedi, “Yürek” demedi. Aradaki küçük ses farkı, aslında koca bir dünya görüşünün özetiydi. Yürek bir organın adıysa, gönül organın içine sığdırılan kainattı. Küçük ses farkları, büyük anlam uçurumları doğuruyordu. Türkçenin ince işçiliği, kelimelerin birbirine eklenişindeki musikî, aslında bizim hakikati arama biçimimizdi. Bir harf değiştiğinde, sadece ses değişmiyor, ruhun yönü de değişiyordu. Bu, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, bir varoluş biçimi olduğunu bir kez daha hatırlattı bana.
Okumanın amacı neydi peki? Sadece satırların arasında kaybolmak mı? Hayır, okumanın asıl gayesi hakikati damıtabilmektir. Tıpkı bir gülün yapraklarından en saf gülsuyunu elde etmek gibi, okur da binlerce sayfanın arasından tek bir hakikat damlasını süzüp çıkarmalıydı. Bu, zahmetli bir iştir. Sabır ister, dikkat ister ve en önemlisi samimiyet ister. Metne yukarıdan bakmak yerine, onunla aynı hizada durup, kalbinin atışlarını dinlemek gerekir. Eğer metinle böyle bir ülfet kurabilirseniz, size sırlarını açmaya başlar. O zaman sayfalar sadece kâğıt parçası olmaktan çıkar, sizi kendi gerçeğinize götüren birer merdiven basamağına dönüşür.
Yol boyunca yanımda taşıdığım sancı, aslında bir kimlik arayışının tezahürüydü. Modern zamanların gürültülü ve sığ dili, bizi kendi derinliğimizden koparmıştı. Kelimelerin içini boşaltmış, onları ruhsuz birer kalıba hapsetmiştik. Oysa kelimeler canlıydı. Onların da bir haysiyeti, bir onuru vardı. Bir kelimeyi yanlış yerde kullandığımızda, sadece dil bilgisi hatası yapmış olmazdık, kelimenin temsil ettiği koca bir geçmişi incitirdik. Kelimelerin kökenini ve doğru kullanımını bilmeden, onların hangi tarihsel süreçlerden geçip bugüne ulaştığını anlamadan, bir dili tam manasıyla konuştuğumuzu iddia edemezdik. Dil, bir nehir gibi akıp geliyordu ve biz o nehrin sadece yüzeyindeki köpüklerle yetiniyorduk. Oysa asıl hazine, dipteki sakin ve derin akıntıdaydı.
Güneş batmaya yüz tutarken, kendimi Setbaşı kütüphanesinin loş ışıkları altında buldum. Raflardaki kitaplar, sanki her biri birer insan gibi bana bakıyordu. Her kitap bir hayat, her hayat bir hikâye idi. Ve her hikâye, bizi insan kılan o kadim soruya bir cevap arıyordu: “Ben kimim ve nereden gelip nereye gidiyorum?” Bu sorunun cevabı, ne fiziksel haritalarda ne de teknolojik icatlardadır. Bu cevap, dilde saklıdır. Dil, bizim evimizdir. Ve insan, evinin her köşesini, her tavan arasını ve her bodrum katını bilmek zorundadır. Zihnimi bir kütüphane gibi hayal ettim. Her kelimenin kendi rafı, her kavramın kendi penceresi vardı. Eğer pencereleri temiz tutmazsak, dünyayı hep bulanık görürdük.
Seyahatimin bu durağında şunu fark ettim: Okumak, bir iç disiplin ve bir gönül terbiyesidir. Metinle kurulan düşünsel bağ, bizi sığ suların gürültüsünden kurtarıp, anlamın uçsuz bucaksız okyanusuna taşır. Orada “biz” vardır, “tarih” vardır, “insanlık” vardır. Kelimelerin sihirli gücüyle, hiç gitmediğimiz şehirlere gider, hiç tanımadığımız insanlarla dertleşiriz. Bir şairin yüzyıllar önce yazdığı bir mısra, bugün bizim kalbimizde bir yara gibi sızlayabiliyorsa, bu dilin mucizesidir.
Bu yolculuk hiç bitmeyecek. Çünkü dil sonsuz bir denizdir ve biz o denizde sadece küçük birer sandığız. Ama sandığın içine ne kadar çok hakikat doldurabilirsek, fırtınalara o kadar dayanıklı oluruz. Medeniyet dediğimiz muazzam yapı, kelimelerin omuzlarında yükselir. Eğer kelimeler zayıflarsa, yapı çöker. Bu yüzden, okumak mecburiyettir. Kendimizi bulmak, köklerimize tutunmak ve geleceğe bir ses bırakmak için okumalıyız.
Peki, siz kendi dilinizin hangi sokağında kaybolmayı göze alıyorsunuz? Kendi zihninizin odalarında dolaşırken, hangi unutulmuş kelimenin tozunu almaya cesaretiniz var? Unutmayın ki, her kelime bir anahtardır ve her anahtar, ya bir kapıyı açar ya da bir sırrı mühürler. Ben, o kapıları birer birer açmaya, o sırların peşinden gitmeye devam edeceğim. Çünkü biliyorum ki, dilin derinliğine inen her adım, beni biraz daha kendime, biraz daha hakikate yaklaştırıyor. Akşamın bu dingin saatinde, bir kelimeyi daha kalbime misafir ediyorum: Vefa. Belki de tüm bu arayışın, tüm bu seyahatin tek bir kelimeyle özeti budur. Dile, tarihe ve insana karşı gösterilen o bitmez tükenmez vefa.
Yorumlar
Yorum Gönder