Kayıtlar

Şubat, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kendi İçine Hicret Eden Okur

Bir şehre girerken tabelalara değil de, o şehrin sokaklarında yankılanan seslerin kökenine bakmaya başladığınızda asıl seyahat başlar. Çantamda sadece bir defter, bir kalem ve zihnimin dehlizlerinde saklı duran kadim merak duygusuyla yola çıktım. Bu kez menzilim coğrafi bir koordinat, bir enlem ya da boylam hattı üzerindeki bir nokta değildi. Dilin kılcal damarlarında, kelimelerin tozlu ama bir o kadar da parıltılı dehlizlerinde yürümeye niyet ettim. Anladım ki, dilini derinlemesine okuyan insan, aslında kendi zihnini ve bağlı olduğu medeniyetin köklerini okumaya başlıyor. Sabahın erken saatlerinde, henüz güneş ufuk çizgisinde turuncu bir yara gibi açılmadan önce, İnegöl Çarşısında bir sahaf dükkanının önünde buldum kendimi. Ahşap kapının gıcırtısı, sanki yüzyılların tozunu üzerimden silkelemem gerektiğini hatırlatan bir ses gibiydi. İçerisi eski kâğıt kokusuyla doluydu. O koku, yaşanmışlıkların, hayallerin ve kaybolmuş zamanların ruhuma sinen bir buhuruydu. Masanın üzerine bırakılmış ...

Rayı Olmayan Şehirde Hakikat Seferi

Bursa’dan Kalbe Bir Yolculuk   Bursa, ulu bir çınarın gölgesinde, zamanın ağır aksak ama vakur aktığı bir şehirdir. İnsan bu sokaklarda yürürken, her köşe başında bir tarihin nefesini ensesinde hisseder. Lakin bu şehirde bir eksiklik vardır .   R ayların ritmik sesi, demirin demire vurduğu kadim melodi Bursa’nın ufkuna henüz uğramış değildir. Ben de ömrüm boyunca   meşhur kompartıman pencerelerinden akıp giden bozkırı izlemiş bir yolcu sayılmam. Hiç tren yolculuğu yapmadım. Belki de bu yüzden, tren benim zihnimde bir ulaşım vasıtası olmaktan ziyade,  modernitenin  amansız hızına karşı bir duruşun, bir bekleyişin ve nihayetinde bir vuslatın metaforuna dönüştü.   İnsan, sahip olmadığı şeyin hayalini kurarken daha sahici bir dil inşa eder. Bugün elimizdeki dijital ekranlar, bizi saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna taşıyor .   L akin bu gidişler, ruhu bedenden ayıran bir kopuşu da beraberinde getiriyor. Bursa’da, Yeşil Türbe’nin önünde durup şehre baktığı...

Vahdet-i Vücudun Sızısı

  Varlığın Bölünmüş Atölyesinden Tevhidin Muazzam Ufkuna Elimde tozlu bir valiz, zihnimde ise ondan daha tozlu, darmadağın edilmiş bir harita... Yola çıkmak, ruhun kendi yurdunu, kadim merkezini arayış sancısıdır. Şehirlerin gürültüsü, modern zamanların keskin, metalik kokusu genzimi yakarken, her durakta kendime şu soruyu soruyorum: Biz neyi, nerede parçaladık? Yürürken bastığım taşların soğukluğu, sadece mevsimin bir azizliği mi, yoksa eşyanın bizden yüz çevirişi mi? Modern seküler zihin, yeryüzünü bir laboratuvar masasına yatırdığından beri, varlığın canım bütünlüğü bozuldu. Gördüğüm her gökdelen, gökyüzünü parselleyen birer mızrak gibi duruyor. Bir zamanlar "emanet" olarak bakılan bu toprak, şimdilerde sadece "mülkiyet" ve "hammadde" olarak kodlanmış. Oysa biz, varlığı bir bütün olarak solumayı, taşı toprakla, toprağı suyla, hepsini ise Yaratan’la bir tutmayı bilirdik. Parçalanmış Zamanlar ve Ontolojik Yalnızlık Bursa’nın ya da İstanbul’un çok ...