İznik Ayasofya'sında Zamanın Derin Katmanları

Zaman, görünmeyen bir mimar gibi işler. Hafızaları, inançları ve medeniyetlerin ruhunu yoğurur. İznik’e doğru inerken gölün kıyısında, tepeden şehre bakıyorum. Çinileriyle meşhur mütevazı kasabanın ortasında, yüzyılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir yapı var: İznik Orhan Camii (Ayasofya). Ona bakarken zamanın içinde açılmış derin bir kuyuya baktığımı hissediyorum. Bu kuyuya sesleniyorum; ta bin yedi yüz yıl öncesinden, Roma’nın gürültülü günlerinden bir ses, bir yankı geliyor. Ama bu ses, üst üste binmiş, birbiriyle yoğrulmuş, birbirini tamamlamış büyük bir uygarlık serüveninin fısıltısı.


Yapının ilk nefesini hayal etmek, insan aklının ve ruhunun en kadim arayışlarına dokunmak gibi. Milattan sonra üçüncü yüzyılda, henüz Hıristiyanlığın kudretli bazilikaları yükselmemişken, burada bir Roma gymnasium’u (spor ve eğitim yeri) varmış. Ter döken atletlerin ayak sesleri, güreş tutan bedenlerin hırıltısı, felsefe tartışanların kelimeleri… Antik dünyanın insanı, bedeni ve aklı birlikte terbiye etmeye çalışırdı bu taşların üzerinde. Güneş, aynı sertliğe sahip mermerleri ısıtırdı. Rüzgâr, İznik Gölü’nün serinliğini getirirdi terleyen alınlara. Sonra o dünya sessizliğe gömüldü. Taşlar yerinde kaldı ama üzerindeki anlam değişti. İmparatorluklar ve inançlar, bir medeniyet hamuru gibi yoğrulurken, bu taşlar yeni bir şekle büründü.


Bizanslılar, kadim temellerin üzerine, göğe doğru yükselen bir bazilika inşa etti. Artık burada günah çıkaran ruhlar vardı. Tuğlalar, Roma’nın devşirme taşlarının üzerine özenle dizildi. Harçlar, daha kalın ve daha sağlamdı.


Ezan sesi minarelerden yükselirken, ben de İznik’e doğru hareket ettim. Caminin içine adım attığımda, ilk kilise dönemin izlerini bulmak için duvarlara bakıyorum. Apsisin (ibadet edilen alan) iç yüzündeki iri tuğlalar, aynı zamanda o devrin insanının inancını nasıl da sağlam temellere oturtma arzusunu anlatıyor sanki.


Hayal ediyorum...

Üç nefli naos (kilisenin esas ibadet alanı), cemaati kucaklarken, doğudaki üç yüzeyli apsis, teslis inancını mı fısıldıyordu? Pasthophorion hücreleri, ayin ekmeklerinin ve kutsal emanetlerin saklandığı karanlık odalar, gizemi ve kutsallığı daha da derinleştiriyordu. O dönemde buraya gelen bir Hıristiyan, tütsü kokuları arasında, mozaiklerden yansıyan ışık huzmeleriyle adeta kendinden geçerdi. Her taş, her sütun, onlara göre ilahi olanın bir yansımasıydı.


Ama zaman, ne insana ne de onun taştan kalelerine acır. 11. yüzyılda yerin derinliklerinden gelen korkunç bir gürültü, bu inanç kubbesini sarstı. Deprem, yapının ruhunu değilse bile bedenini harap etti. İnsanoğlu, yıkıntılar arasında yine ayağa kalkmasını bildi. Yerden yükseltilen zemin, hafızanın da üzerine yeni bir kat çıkmaktı. Eski temeller unutulmadı ama onların üzerine yeni bir dünya kuruldu. Apsis artık beş yüzlüydü. Bu, belki de beş duyuyla idrak edilmeye çalışılan bir kutsallığın ifadesiydi. Kubbeli pasthophorion hücreleri eklenmişti. Kubbe, gökyüzüne daha da yaklaşma arzusunun taşlaşmış haliydi.


Derken, ufukta yeni bir güneş doğdu. 1331’de Fethin Sultanları Orhan Gazi’nin öncülüğünde, İznik surlarının önünde belirdi. Fetih, topraklarla beraber anlamların da el değiştirmesiydi. Bu kez aynı taşlar, aynı sütunlar, aynı kemerler, yepyeni bir medeniyetin ruhuyla yoğrulacaktı. Kilise, camiye dönüşürken, mabedin içindeki sessizlik bozulmadı. Yalnızca yankılanan kelam değişti. Minare, gökyüzüne doğru uzanan incecik bir minare, artık ezan sesleriyle dolacaktı. Mihrap, kıbleyi gösterecek, Müslümanların yüzü Mekke’ye dönecekti.


Bu dönüşüm, bir tekmil idi. İslam medeniyeti, önüne çıkanı silip süpüren bir sel değil, var olanın üzerine anlam inşa eden, onu terbiye eden bir mimar gibiydi. Nefleri ayıran destekler değişti, belki biraz daha sağlamlaştı. Üçlü kemer açıklıkları arasındaki sütunlar kaldırıldı. Yerlerine bugün gördüğümüz büyük kemerler ve aralarındaki küçük sivri kemerli açıklıklar yapıldı. Bu, mekânın ferahlığına, bütünlüğüne duyulan bir özlemdi. İslam’ın tevhid inancı, mekâna da yansıyor. Bölünmüşlüğü ortadan kaldırıyor, her şeyi tek bir merkeze, mihraba yönlendiriyordu.


Bu mekânda, Mimar Sinan’ın ruhu dolaşır gibi. On altıncı yüzyılda yapılan yeniliklerde, koca ustanın izini sürmek mümkün. Onun eli değmiş gibi, her şey daha bir orantılı, daha bir ahenkli. Bu da, İslam medeniyetinin estetik anlayışının bir tezahürüydü. Güzellik, aklı ve ruhu hakikate ulaştıran bir köprüydü. Geometrik desenler, sonsuzluğu çağrıştıran motifler, hat sanatının incelikli kıvrımları… Bunların hepsi, insanı düşünmeye, tefekküre, yaratıcının kudretini idrake davet ediyordu. Tıpkı Ayasofya’nın / Orhan Camii’nin tabanındaki renkli taşlarla bezenmiş mozaikler gibi. Onlar yüzyıllarca toprak altında kaldı, yakın geçmişte gün ışığına çıkarıldığında ise, bu toprakların ne kadar derin kültürel katmana sahip olduğunu bir kez daha hatırlattı. Mezar odasının duvarındaki Hz. İsa freski, yeni inancın sembolleriyle yan yana durmaktan hicap duymuyor aksine, bu birliktelik insanlık tarihinin ortak bir duası gibi yükseliyor.


Tabii, burası da bir dönem bu ülke de İslam’a ve camilere yapılan zulümden nasibini alıyor...


Şimdi, etrafındaki yapılar yıkılıp yeşillendirilmiş bu mekânda duruyorum. 2011’den beri bir kısmı yeniden cami. Ama o, sadece bir ibadethane değil artık. Taşlarında Roma’nın ihtişamı, Bizans’ın duası, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın secdesi var. Bu yapı, bize gösteriyor ki İslam medeniyeti, var etme medeniyetidir. Kendinden önceki birikimi, şeriatın, bilginin ve tarihin süzgecinden geçirerek yeniden anlamlandırır. Akla ve hakikate verdiği önemle, farklı kültürlerin izlerini silmez. Bilakis onları kendi potasında eriterek daha büyük bir uyumun parçası haline getirir. Bu, insanın manevi ve toplumsal boyutlarını kuşatan kapsayıcı bir bakıştır. İnsanı, tarihin ve metafiziğin kesiştiği noktada, hem dünyaya hem de aşkın olana açılan bir varlık olarak görür.


Ayasofya’nın avlusunda bir zeytin ağacı var. Gövdesi çarpık, yaşlı ve yorgun. Ama dalları hâlâ diri, yaprakları hâlâ gümüşi bir yeşil. Bu ağaç, tıpkı bu yapı gibi. Kaç fırtına gördü, kaç kuraklık atlattı, kaç baharda yeniden yeşerdi. Onun toprağa tutunuşu, bu medeniyetin köklerinin derinliğini anlatıyor. O kökler, Roma’nın taşlarına, Bizans’ın tuğlalarına, Osmanlı’nın kemerlerine sımsıkı sarılıyor. Ve bu kökler sayesinde, her bir taş, her bir tuğla, her bir kemer, asırlar ötesinden bugüne, insanın hakikat arayışının bitmeyen hikâyesini fısıldıyor.


Güneş batıyor İznik Gölü’nün üzerinden. Sular kızıla boyanıyor. İznik Orhan Camii’nin (Ayasofya’nın) minaresinden yükselen ezan, gölün sakin sularında yankılanıyor. Bu ses, aynı zamanda, yüzyıllar önce burada yankılanan ilahilerin, duaların, felsefi tartışmaların da bir devamı gibi. Hepsi aynı göğe yükseliyor, aynı sonsuzluğa karışıyor. İnsanoğlunun bu topraklardaki serüveni, işte böyle taş üstüne taş koyarak, anlam üstüne anlam inşa ederek devam ediyor. Ve kutsal mekân, tüm katmanlarıyla, tüm hatıralarıyla, geleceğe uzanan bir köprü olarak dimdik ayakta duruyor. Medeniyet dediğimiz, belki de tam olarak bu: Zamanın acımasız akışına meydan okuyarak, insanın en derin sorularına cevap arayan taştan ve ruhtan bir abide.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Menzil Arasında Bir Hafıza Yolculuğu

Kendi İçine Hicret Eden Okur

Kendimi Kaybettiğim Yirmi Kubbe