Vahdet-i Vücudun Sızısı

 Varlığın Bölünmüş Atölyesinden Tevhidin Muazzam Ufkuna

Elimde tozlu bir valiz, zihnimde ise ondan daha tozlu, darmadağın edilmiş bir harita... Yola çıkmak, ruhun kendi yurdunu, kadim merkezini arayış sancısıdır. Şehirlerin gürültüsü, modern zamanların keskin, metalik kokusu genzimi yakarken, her durakta kendime şu soruyu soruyorum: Biz neyi, nerede parçaladık?

Yürürken bastığım taşların soğukluğu, sadece mevsimin bir azizliği mi, yoksa eşyanın bizden yüz çevirişi mi? Modern seküler zihin, yeryüzünü bir laboratuvar masasına yatırdığından beri, varlığın canım bütünlüğü bozuldu. Gördüğüm her gökdelen, gökyüzünü parselleyen birer mızrak gibi duruyor. Bir zamanlar "emanet" olarak bakılan bu toprak, şimdilerde sadece "mülkiyet" ve "hammadde" olarak kodlanmış. Oysa biz, varlığı bir bütün olarak solumayı, taşı toprakla, toprağı suyla, hepsini ise Yaratan’la bir tutmayı bilirdik.

Parçalanmış Zamanlar ve Ontolojik Yalnızlık

Bursa’nın ya da İstanbul’un çok övülen meydanlarında dolaşırken, insanların gözlerindeki derin, dipsiz boşluğu fark etmemek imkânsız. Işıklar parlak, vitrinler göz alıcı, fakat ruhlar sanki birer cam kavanozun içinde hapsolmuş. Seküler düşünce, varlığı parçalara ayırarak inceledi. Atomu parçaladı, hücreyi böldü, saniyeleri dilimledi. Ancak bu parçalama ameliyesi, nihayetinde insanın kendi iç bütünlüğünü de kurban etti. Madde ile mananın, dünya ile ahiretin arası açıldıkça, insan kendi varoluşunun yabancısı haline geldi.

Burada, bu kalabalık caddelerde hissedilen kekremsi tat, bilgiyle vahyin arasındaki devasa uçurumdan kaynaklanıyor. Bilgi, vahiyle olan hayati bağını kopardığı an, sadece bir araç, bir tahakküm mekanizması haline dönüşüyor. İnsanın elindeki bilgi, artık ona yol gösteren bir fener olmaktan çıkmıştır ve başkalarını ve doğayı köleleştiren bir kırbaçtır. İşte o an, bilginin sekülerleşmesi dediğimiz ruhsuz süreç başlıyor. İnsan biliyor, fakat bulamıyor. Görüyor, fakat idrak edemiyor.

Yolculuğumun bir noktasında, Muradiye kütüphanesinin sessizliğine sığındım. Raflar arasında dolaşırken, eski deri ciltlerin vakur kokusu burnuma çalındı. O kitaplarda saklı olan şey, sadece bilgi kırıntıları değildi. Bir dünya görüşünün, bir ontolojik duruşun yankılarıydı. İslâm düşüncesi, yürümeye her zaman "Varlık"tan, yani "Vücud"dan başlar. Bu öyle bir başlangıçtır ki, orada hiçbir şey tesadüfün soğuk kucağına bırakılmaz. Her zerre, mutlak birliğin, Tevhid’in birer aynasıdır.

Akıl Sınırında İdrak Yolculuğu

Bizler, akla çok fazla mana yükledik. Aklı, her kapıyı açan sihirli bir anahtar zannettik. Kuşkusuz akıl, bu dünya sürgünündeki en kıymetli rehberlerimizden biridir. Lakin hakikat, yalnızca aklın rasyonel, katı koridorlarında yakalanacak bir av değildir. Hakikat, ancak idrakle, gönlün geniş ve kuşatıcı bakışıyla kavranabilir. Akıl hesap eder, idrak ise hisseder. Akıl ölçer, idrak ise o ölçünün içindeki sonsuzluğu sezer.

Bir akşamüzeri, Saitabat şelalesinin kenarında durup akan suyu izledim. Suyun şırıltısı, taşlara çarparken çıkardığı ritmik ses, sanki bana unuttuğum bir lisanı hatırlatıyordu. Modern insan için bu nehir, sadece enerji üretilecek bir debiden ibarettir. Oysa idrak sahibi bir gönül için su, bir tesbihattır, bir akıştır, "Hayy" isminin yeryüzündeki tecellisidir. İşte fark buradadır. Seküler akıl, suyu H2O olarak görür ve onu tüketir. İslâm düşüncesinin yoğurduğu idrak ise suyu bir rahmet olarak görür ve onunla arınır.

Varlığın merkezinde duran muazzam dengeyi yitirdiğimizden beri, her şey bize yabancılaştı. Kendi inşa ettiğimiz şehirlerin içinde, kendi kurduğumuz sistemlerin dişlileri arasında eziliyoruz. İçimizdeki ince sızı, aslında koparıldığımız büyük bütüne duyduğumuz özlemdir. Biz, parçalanmış bir varlık tasavvurunun yetimleriyiz.

Gurbetten Sılaya: Tevhidin İnşası

Yolculuğum beni kadim şehrin dar sokaklarına çıkardığında, evlerin birbirine omuz verişini, cami avlusundaki çınarın gölgesinde soluklanan ihtiyarların sükûnetini izledim. Orada, o mütevazı atmosferde, Tevhidin somutlaşmış halini gördüm. Orada hayat, parçalara ayrılmış bir kompartımanlar silsilesi değildi. Çarşıyla mabet, uykuyla uyanıklık, hayatla ölüm iç içeydi. Ölüm, mezar taşlarının zarafetiyle günlük hayatın tam kalbinde duran bir hatırlatıcıydı.

İslâm düşüncesinin derinlikli ontolojisi, insanı "âlemin özü" olarak konumlandırırken, ona aynı zamanda bir sorumluluk yükler. Bu sorumluluk, varlığı imar etmektir. İmar etmek ise, ancak büyük birliğin parçası olduğumuzu kabullenmekle mümkündür. Bilgi, vahiyle barıştığında; akıl, idrakin emrine girdiğinde ve varlık, tevhid ekseninde yeniden anlamlandırıldığında, işte o zaman insan gerçek yurduna dönmüş olacaktır.

Şimdi bu satırları yazarken, dışarıda yağmurun toprakla buluştuğu eşsiz bir kokuyu duyuyorum. Toprak, gökten gelen haberi büyük bir iştiyakla kabul ediyor. Bu bir kavuşmadır. Bu bir bütüne erme halidir. Bizim de ihtiyacımız olan budur: Gökle yerin, ruhla bedenin, bilgiyle hikmetin muazzam barışı...

Modern dünya bizi ne kadar bölerse bölsün, ruhumuzun bölünemez çekirdeği hala bir yerlerde sızlamaya devam ediyor. O sızı, bizi hakikate çağırıyor. Parçalanmış düşüncelerin, sekülerleşmiş bilgilerin ve sadece akla hapsolmuş çıkmaz sokakların ötesinde bir yer var. Oraya, ancak varlığı bir bütün olarak kucaklayanlar, ontolojisini Tevhid ile inşa edenler ve idrakin kanatlarıyla uçanlar varabilir.

Yol bitmiyor, belki de yeni başlıyor. Çünkü yeryüzü, her adımıyla bizi kendi derinliğimize davet eden bir ayetler manzumesidir. Bu seyahat, dışarıdan içeriye, kesretten vahdete, parçadan bütüne doğru yapılan kutlu hicretin bir parçasıdır. Valizimde artık daha az eşya, zihnimde ise daha net bir hakikat arayışı var. Varlığın muazzam atölyesinde, her an yeniden inşa ediliyoruz. Yeter ki o büyük sanatçının, o mutlak Bir’in elinden çıkan bu muazzam tabloyu, ürperen bir kalple, derin bir idrakle seyretmeyi bilelim.

Eşyanın kalbine dokunmak, onun tesbihatına ortak olmak ve varoluşun derin ezgisini duymak... İşte asıl yolculuk budur. Geri kalan her şey, sadece bu büyük hakikatin etrafında dönüp duran birer gölgeden ibarettir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Menzil Arasında Bir Hafıza Yolculuğu

Kendi İçine Hicret Eden Okur

Kendimi Kaybettiğim Yirmi Kubbe