Yürüyen Zihin
Bursa’da yürümek, sıradan bir yer değiştirme eylemi sayılmaz. Adımlarım her sabah aynı taşlara değse bile, her seferinde başka bir iç kıpırtıyla başlar bu yolculuk. Hareket, yalnızca bedeni bir noktadan başka bir noktaya taşımaz. Zihni, hatırayı, sezgiyi ve görünmez ara alanı da beraberinde sürükler.
Emir Sultan yokuşundan aşağı inerken dizlerimde hafif bir sızı, ciğerlerimde sabah serinliğinin nane gibi keskin tadı vardır. Uzakta Uludağ’ın karla karışık sisi, gözün algı sınırında durur. Ne tam seçilir ne tümüyle kaybolur. İşte tam orada, duyumun çizdiği çemberde başlar benim seyahatim.
Çocukluğumda çıktığım uzun yürüyüşler gelir aklıma. Yolda yaşlılara denk gelirdim. Onlar çok konuşmazdı. Yürürken yere bakar, arada bir bastonlarını hafifçe taşlara vururdu. O vuruşların ritmi, sanki yolun nabzını tutardı. Ne hissettiklerini soramazdım. Onların yürüyüşündeki kararlılık, bana güven duygusu verirdi. Yıllar sonra anlıyorum: Algı, bana onların sesini, bastonun tok vuruşunu, ayakkabılarını sürtünmesini eksiksiz sunmuştu. Yanılmamıştım. Fakat o yürüyüşlerin anlamını, yaşlıların içindeki fırtınaları ya da sessizliğin ardındaki yükü algı tek başına veremezdi. Duyum, kusursuz bir tanık olur, fakat hüküm dağıtmaz.
Bursa sokakları bu yüzden hep iki katmanlı görünür bana. Bir katman taş, duvar, ağaç ve gölgeyle örülüdür. Diğeri ise hayal gücünün açtığı, ne tam güvenilir ne bütünüyle aldatıcı olan bir geçittir. Tophane’den aşağı süzülen yokuşta, rüzgârın getirdiği kestane kebap kokusu bir anlığına içimi ısıtır. O koku, yalnızca burunla alınan bir veri olarak kalmaz. Zihnimde eski bir kış akşamını, soba başında edilen suskun sohbetleri çağırır. İşte burada hayal gücü devreye girer. O, duyumdan doğar fakat duyumdan ayrıdır. Bana geçmişi geri vermez ama geçmişin hareketini bugüne taşır.
Yürürken fark ederim ki bedenim yoruldukça zihnim açılır. Kaslarda bir ağırlık, omuzlarda hafif bir düşüş vardır. Buna rağmen düşünce keskinleşir. Algı sınırında kalan görüntüler, hayal gücünün elinde yeniden biçim alır.
Ulucami’nin cami avlusunda oturan yaşlı bir adam görürüm. Sakalının arasına karışmış beyazlık, yüzündeki çizgilerle uyum içindedir. Onun kim olduğunu bilmem. Algı bana yalnızca gördüğümü verir. Fakat içimde bir anlatı kurulur: Belki yıllarca aynı yerde namaz kılmış, belki kayıplarla dolu bir ömür taşımıştır. Bu kurgu ne kesin bilgi sayılır ne boş bir yanılgı. Yine de beni harekete geçirir. Adımlarım yavaşlar, içimde saygıya benzeyen bir his büyür.
Bu ara alan, yani hayal gücünün kurduğu geçit, insanı eyleme iter. Hayvanın yön bulmasını sağlayan iç dürtü gibi, beni de sokakların akışına bırakır. Bursa’nın hanlarında dolaşırken taş duvarlara dokunurum. Soğukluk avucuma yayılır. O an bedene ait bir veri alırım. Fakat zihnim, bu taşların taşıdığı zamanı düşünmeye başlar. Yüzyıllar boyunca el değiştiren mallar, edilen dualar, söylenen küfürler, tutulan defterler… Hiçbiri şu an gözümün önünde yoktur. Yine de hepsi, düşüncenin potansiyelinde durur. Zihin, burada bedensel bir organa yaslanmadan işler. Yorgunluk, onu köreltmez, aksine keskinleştirir.
Bazen bu yürüyüşler sırasında içimde bir çatışma belirir. Duyumun sunduğu dünya ile zihnin açtığı ufuk arasında kalırım. Algı, bana bu şehrin sesini, kalabalığını, trafiğin homurtusunu verir. Hakikat arayışı ise başka bir yerde yankılanır. İnsan, yalnızca gördüğü ve işittiğiyle yetinseydi, bu kadar çok yol aramazdı. Fakat zihnin potansiyeli, her an daha fazlasını talep eder. Bu talep, huzur kadar tedirginlik de getirir. Çünkü düşünmek, durmaksızın genişleyen bir yol gibidir, sonu görünmez.
Bursa’da akşamüstü ışığı bir başka olur. Güneş, evlerin arasından eğik bir açıyla sızar. Gölgeler uzar, sesler yumuşar. O anlarda yürümek, neredeyse bir ritüele dönüşür. Hayal gücü, günün yorgunluğunu alır, zihne alan açar. Kendime sorular sorarım: Algının sunduğu bu görüntüler, beni nereye taşır. Hayal gücünün kurduğu hikâyeler, ne kadar güvenilir. Zihin, neden her şeyi taşıyabilecek bir açıklıkla başlar. Bu soruların kesin cevapları yoktur. Fakat soruların kendisi, hareketin devamını sağlar.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirinde hissettiğim ağırbaşlı dikkat, bu yürüyüşlerde bana eşlik eder. Söylenmeyeni sezme çabası, görünenin ardındaki yükü hissetme isteği… Bursa, bu anlamda yalnızca bir şehir sayılmaz, düşüncenin sınandığı bir mekân olur. Her adımda bedenim yorulur, fakat zihnim genişler. Duyum beni yanıltmaz, hayal gücü beni sürükler, zihin ise hepsini bir arada tutar.
Gecenin serinliği çökerken eve dönerim. Ayaklarım ağrır, omurgamda hafif bir sızı vardır. Buna rağmen içimde tuhaf bir dinginlik hissederim. Çünkü hareket, yalnızca bir yer değiştirme olmadığını bir kez daha göstermiştir. İnsan zihni, hiçbir şey olmadan her şeyi düşünebilen bir güç olarak, bu yürüyüşlerde kendini açar. Bedene bağlı duyumdan ayrılır fakat o duyumdan doğan hayal gücü sayesinde dünyayla bağını koparmaz. Bursa sokaklarında yürürken anladığım budur: Yol bitse bile düşünce sürer.
Yorumlar
Yorum Gönder