İlimden İrfana, İrfandan Hikmete: Dijital Nizamiye’de Beş Yıllık Talebelik Muhasebesi
Beş yıldır bu yolun talebesiyim; öyle bir yol ki, insanın zihnini, kalbini ve ruhunu aynı anda eğitiyor. İlk adımı attığımda elimde kitaplar, gözümde umutlar, içimde ise hem merak hem de tedirginlik vardı. Biliyordum ki, ilim bana sadece bilgi sunmayacak; hayatımı yeniden kuracak, düşünce ufkumu genişletecek, ruhuma da yeni bir derinlik kazandıracaktı. O gün bugündür, her kitapla birlikte biraz daha büyüdüm, biraz daha sarsıldım, biraz daha olgunlaştım. İlk günlerde okuduğum cümleleri anlamakta zorlandığım zamanlar oldu; ama sonra fark ettim ki, o cümleler aslında benim içimdeki boşluklara değiyor, kalbimin karanlık odalarını aydınlatıyordu. Benim için bu yolculuk, bir okuma serüveni, bir medreseye kapanmış gibi yıllar süren bir talim oldu.
İlk derste Yusuf Kaplan Hocamız’ın üstüne basa basa bahsettiği üç temel kavram vardı. Mekke / ilim: bana öğreten, Medine / irfan: gönlüme işleten, Medeniyet / hikmet: ufkumu açan, hayatıma birer işaret taşı gibi yerleşti. İlim, aklıma yön veren bir ışık oldu; irfan, kalbimi terbiye eden bir şefkat; hikmet ise ruhumun ufkunu genişleten bir ufuk. İlk yıllarda okuduğum Sezai Karakoç’un İslâm’ın Dirilişi kitabı, bana bir düşünürün çağrısını, diriliş manifestosunu sundu. O sayfalarda gördüğüm şey, imanla yoğrulmuş bir gençliğin inşasıydı. Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ise kafamda dağınık duran düşünceleri bir araya toplayan, onlara bir sistem ruhu kazandıran ilk metin oldu. Onun öfkeli ama derin cümlelerinde, hakikate giden yolun bir inat, bir direniş, bir örgü olduğunu öğrendim.
Sonra Cemil Meriç’in Bu Ülkesiyle karşılaştım. O kitap bana baktığım şeyin aslında sadece bir coğrafya olmadığını gösterdi; bir ülke, bir tarih, bir dil, bir kültür, bir ruh demekti. Meriç, bana bakışın önemini öğretti. İnsan bazen dünyayı başkasının gözünden görür; işte o an, kendi ülkesine, kendi geçmişine yabancılaşır. Bu yabancılaşmayı fark ettiğimde, ilmin hem öğrenmek, hem ait olmak demek olduğunu kavradım.
Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri ise bana başka bir şey öğretti: ilim, sokakta yürüyen adamın, köyde sabah namazına kalkan annenin, tren yolculuğunda yanına oturan yolcunun da hikâyesinde vardır. Uzun Hikâye’yi okurken, bir insanın gurbet içinde taşıdığı değerlerin nasıl canlı kalabildiğini gördüm. Kutlu bana ilmin aslında hayatın içinde saklı olduğunu fısıldadı; kütüphanelerde, evlerin avlularında, tarlaların kenarında, çocukların gülüşünde ilim vardı.
Bu kitaplarla birlikte, Mekke’nin bana sunduğu “ilim” kavramı ete kemiğe bürünmeye başladı. Âlimlerin izinde bilmek, zihnin asıllarına nüfuz etmek, aklı kullanmak, tevarüs edilmiş bir mirası öğrenmek demekti. Ama aynı zamanda bu ilmin, tenzih ile temizlenmiş bir akîdeye bağlanması gerekiyordu. Ben basireti ilk defa o satırlarda hissettim: bir şeye sadece bakmakla yetinmeyip, onun arkasındaki anlamı görme yetisi. Epistemoloji kelimesini ilk defa duyduğumda soğuk bir akademik terim gibi gelmişti, ama sonra anladım ki, epistemoloji aslında “bilmenin hakikatini bilmek”tir. İşte bu yüzden Mekke bana bilginin izzetini ve celâlini öğretti.
Ne var ki, yolculuk sadece ilimle sınırlı değildi. İlim bana yön verdi, ama yetmedi; kalbimin de terbiye edilmesi gerekiyordu. İşte o anda Medine ufku açıldı. İrfan, bana bulmayı, usûlü, kalbin derinliğini, temellük ve özümsemeyi öğretti. Kalbime doğru inen her satırda, ruhumun farklı odaları aydınlandı. Nurettin Topçu’nun maarif üzerine yazdıkları, bana kalbin terbiyesini gösterdi: okul bilgi veren, ruhu yoğuran bir mekândı. Aliya İzzetbegoviç’in köprü kuran bakışında, Doğu ile Batı arasındaki gerilimin aslında insanın içindeki akıl ve kalp gerilimi olduğunu fark ettim. Bu, irfanın bana öğrettiği ilk şeydi: kalp olmadan bilgi taş kesilir.
Ve nihayetinde, medeniyetin bana sunduğu hikmet ufku açıldığında, anladım ki bu yolculuk bir insan olma yolculuğudur. Hakîm olmak, bilmek ya da bulmak; olmak, zamanın içinden vusûle ermek demekti. Hikmet bana ruhu, temessülü, örneklemeyi, insanı, tevhidi, uhuvveti öğretti. Tanpınar’ın zaman anlayışında, Burckhardt’ın sanat yorumunda, Cansever’in şehir estetiğinde hep aynı hakikati gördüm: medeniyet, insanda kemale ulaşan bir ihsan yoludur.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, Mekke bana ilmi, Medine bana irfanı, medeniyet bana hikmeti öğretti. Ama bu kavramlar benim hayatıma sirayet etmiş işaret taşları. İlim bana aklımı, irfan bana kalbimi, hikmet bana ruhumu verdi. Her biriyle ayrı ayrı yüzleşirken, Yusuf Kaplan Hocamız’ın işaret ettiği “Medeniyet Tasavvuru”nun aslında bir insan inşası olduğunu fark ettim. Beş yıldır bu dijital nizamiyenin talebesiyim; bu kapı bana hem ders, hem hayat verdi.
İlimle ilk karşılaşmalarımda, kendimi bir bakıma hem şaşkın hem de aç bir halde buldum. Kütüphanede önümde duran kitap yığınları, kağıt ve mürekkepten ziyade; onlar, bir insanın zihnini yeniden yoğuracak, düşünce yollarını açacak birer damardı. Gece yarısı kitapların arasında kaybolduğumda, bazen göz kapaklarım ağırlaşırdı ama bir cümle gelir, zihnimi öyle bir sarsardı ki, bütün uykum kaçar, sabaha kadar o cümleyi içimde döndürürdüm. İşte Mekke bana bu hali öğretti: ilim insana kendisini yeniden kurduran bir nefesti.
Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü ile başlayan serüvenimde, imanla ilmin nasıl birbirine kenetlendiğini gördüm. Karakoç’un sarsıcı satırlarında, bir neslin ayağa kalkışını, benim kendi ruhumun silkinişini hissettim. O gün anladım ki, ilim insanın aslına dair bir hatırlatmadır. Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ise, kafamdaki dağınık taşları bir mimar titizliğiyle yerleştirdi. Onun öfkeli ama sistemli dili bana, ilmin celâl tarafını gösterdi: bilgi aynı zamanda mücadeleydi, tavırdı, dik duruştu.
Cemil Meriç’in Bu Ülkesi ise bambaşka bir pencere açtı. Onu okurken gözümün önüne kendi çocukluğum geldi. Bir köy odasında, eski bir radyodan gelen cızırtılı seslerle büyüyen bir çocuğun aslında bir ülkenin kaderini nasıl sırtlandığını fark ettim. Meriç bana, ilmin asıl meselesinin “ait olmak” olduğunu öğretti. İlim, köksüzlüğü gideren bir bağdı; kendi dilime, kendi tarihime, kendi ruh köklerime yeniden bakmayı öğrendim.
Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri, bana ilmin sokaktaki yüzünü gösterdi. Yoksulluk İçimizde ya da Uzun Hikâye’yi elimde tuttuğumda, sanki köy kahvesinde oturmuş, bir ihtiyarın anlattıklarını dinliyordum. Kutlu’nun cümleleri, bana bilginin sıradan insanların yaşamlarında saklı olduğunu fısıldadı. İlim, orada, sabah namazına kalkıp dükkanını açan esnafın yüzünde, anne duasında, tren yolculuğunda yanına oturan yolcunun gözlerinde parıldıyordu.
Mekke’nin bana verdiği bu ilim ikliminde, kavramlar da birer işaret taşı gibi önüme serildi: Âlim olmak çok bilmek, bildiğini akîdeyle temellendirmekti. Bilme, zihnin karanlık odalarını ışığa açmak demekti. Zihin, bana aslımı hatırlatan bir pusula oldu. Asıl dediğim şey, köklerimdi; akıl ise o köklerin dallara uzanma kudretiydi. Tevarüs, bana geçmişten aldığım mirası öğretti; öğrenme, o mirası yeniden yoğurma çabasıydı. Vücut, bilginin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Akîde, bilginin imanla bağ kurmasıydı.
Tenzih kavramını ilk defa gerçekten hissettiğimde, bilginin kirlenmiş halinden arındırılması gerektiğini anladım. Basiret, ardındaki hakikati görmekti. Epistemoloji, soğuk bir kavram gibi dursa da, “bilmenin hakikatini bilmek” olarak içime yerleşti. Fikir, zihnimde doğan ilk kıvılcım oldu. Ribat, bağ kurmak demekti; kitabı okurken, o kitapla kurduğum bağın aslında bir ribat olduğunu hissettim. Kitap, bana sadece satırları değil, hayatı açtı. Celâl, bilginin haşmetiydi; bazen yakıcı, bazen sarsıcı ama her daim uyandırıcı.
Bütün bu kavramlar, sadece teorik sözler gibi durmadı; hepsi yaşadığım bir deneyime dönüştü. Bir gece, Kutlu’nun hikâyesinde bir yolcunun gözyaşını okurken, kendi gözümden bir damla düştü; o an ilmin kalbe de dokunduğunu gördüm. Bir sabah, Meriç’in sert bir cümlesiyle irkildiğimde, zihnimin perdelerinin açıldığını hissettim. Karakoç’un “diriliş” çağrısını duyduğumda, kendi gençliğimle hesaplaştım. Necip Fazıl’ın kavgasını hissettiğimde, “bilginin de kavga ettiği” bir hayatı kabul ettim.
Mekke bana, ilmin insanı yoğuran bir hamur olduğunu öğretti. Âlimin yükü ağırdı; çünkü onun bildiği şey, aynı zamanda yaşamak zorunda olduğu şeydi. Ben de öğrendim ki, ilim insana sorumluluk yükler; bildikçe susamaz, gördükçe gözlerini kapatamazsın. Bu yüzden Mekke’de öğrendiğim ilim, beni daha uykusuz, daha sancılı, ama aynı zamanda daha diri bir insana dönüştürdü.
İlim bana zihnimi kurmayı öğretti, ama bir yerden sonra fark ettim ki, zihnim tek başına yürüyemiyor. Bilginin haşmetli yükü, kalbimin omuzlarına dokunmadıkça bir şeyler eksik kalıyor. İşte o boşluk, Medine’nin bana açtığı kapıyla doldu. Medine’nin irfan iklimi, bana kalbin yolunu, usûlün zarafetini, özümsemenin sabrını, ruhun derinliğini öğretti. Burada öğrendim ki, ilim insana dik durmayı öğretir, irfan ise eğilmeyi. İlim göz açar, irfan gözyaşı döktürür.
Nurettin Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Davası elimdeyken, odamın sessizliğinde masanın üzerinde bir bardak çayın buharı yükseliyordu. Satırları okurken içimde garip bir hüzün vardı. Çünkü Topçu, maarifi sadece okul sıralarına, müfredatlara, ders kitaplarına indirmiyordu; o, maarifi ruhun terbiyesiyle bir görüyordu. O sayfaları okurken, kendi öğrencilik günlerim gözümün önüne geldi: kalabalık sınıflar, ezberlenmiş formüller, ama eksik bir şey vardı; kalbimize dokunan bir nefes yoktu. Topçu’nun “maarif ruhu terbiye etmektir” sözüne rastladığımda, uzun uzun masaya kapanıp düşündüm. Kalbimin derinliklerinden gelen bir sızıyla, “ben nasıl bir maarifin talebesiyim?” diye sordum.
Aliya İzzetbegoviç’in Doğu ve Batı Arasında İslâm’ını okurken ise, farklı bir köprüden geçiyordum. Aliya, bana iki dünyanın gerilimini anlattığında, ben kendi içimdeki gerilimi fark ettim: aklım Batı’nın disiplinini istiyor, kalbim Doğu’nun merhametini arıyordu. Aliya’nın o yalın ama derin satırlarını okuduğum bir akşam, pencereden sızan ışıkla kitabın gölgesi masaya düşüyordu. O an düşündüm: “Belki de insanın içindeki asıl yolculuk, bu iki kıyı arasında gidip gelmektir.” Aliya bana, irfanın köprü olduğunu öğretti: kalple aklı, Doğu ile Batı’yı, geçmiş ile geleceği bağlayan köprü.
Ivan Illich’in Okulsuz Toplum kitabını elime aldığımda, zihnimde bir sürü soru belirdi. O, modern eğitimin zincirlerini kırıyordu. Bense kitabı okurken lise yıllarıma gittim: uzun koridorlarda tek tip kıyafetlerle yürüyen, aynı şeyleri ezberleyen, aynı sınavlara giren öğrenciler… O sayfalarda kendi geçmişimin izdüşümünü gördüm. Illich bana irfanın, bilginin sunuluş biçimiyle de ilgili olduğunu öğretti. Kitabı kapatıp odanın içinde volta attım. Sonra defterime şu cümleyi yazdım: “İrfan, sadece öğrenilen şey değil, öğrenmenin adabıdır.”
Yusuf el-Karadâvî’nin Sünneti Anlamada Yöntem kitabında durup düşündüğümde, kalbimin tesbih taneleri gibi bir bir söküldüğünü hissettim. Sünneti anlamak, hadisleri toplamaktan ziyade; onların arkasındaki ruhu görmekti. Bu kitap bana irtibat kurmayı öğretti: satırla kalp arasında, geçmişle bugün arasında, ârifle talebe arasında kurulan bağ. Mîzan kelimesi o an içime işledi. Bir akşam namazından sonra kitabın sayfalarını çevirirken, dengeli bir hayatın ne demek olduğunu düşündüm. İrfan, dengedir dedim kendi kendime: kalple akıl, ruhla beden, geçmişle gelecek arasında kurulan mîzan.
Medine bana, ârif olmanın arayışını öğretti. Bulma, aslında kaybolmadan olmuyordu. Usûl, işin adabını; kalp, işin özünü; temellük, hakikati sahiplenmeyi; özümseme, bilginin ete kemiğe bürünmesini; ruh, bütün bunların nefesini verdi. İrfanın yolunda ahlak, insanın dış yüzünü güzelleştirirken; teşbih, kalbin içini parlatıyordu. Feraset, kalabalık içinde doğruyu seçme yetisiydi. Fenomenoloji kavramını kitaplardan öğrenirken, aslında yaşadığım her olayı “bir fenomen” gibi görmeyi denedim: anamın bana bakışını, sabah ezanının sessizliğini, bir çocuğun gülüşünü… Zikir, bütün bunların içinde Allah’ı hatırlamaktı. İrtibat, hem insanla, hem eşyayla kurulan bağdı. Mîzan, hayatın terazisiydi. Cemal, hakikatin güzellik yüzüydü.
O günlerde defterime sık sık şunu yazıyordum: “İrfan olmadan ilim yük olur.” Çünkü ilim, kalbe inmezse insanı kibirli yapıyordu. Ama irfan, o yükü rahmete dönüştürüyordu. Bir gece, Topçu’nun maarif satırlarını okurken gözlerim doldu; sabaha kadar uyuyamadım. Çünkü hissettim ki, benim asıl eksikliğim irfan eksikliğiydi.
Medine’nin bana öğrettiği şey, kalbin terbiyesi oldu. Kalp, usûlle, özümsemeyle, ruhla yoğruldukça insan başka bir insana dönüşüyordu. O an anladım ki, Mekke’nin bana verdiği ilim, Medine’nin bana sunduğu irfanla tamamlanıyordu. Ve ben, artık bilen, hisseden, bulduğu hakikati özümseyen bir talebe olmaya doğru adım atıyordum.
Hikmete doğru açılan kapı, benim için yolculuğun en sarsıcı ama aynı zamanda en ferahlatıcı durağı oldu. Hikmet, hem aklın ve kalbin topladıklarını düzenleyen bir kavram, hem de varoluşun bütünüyle yüzleşmekti. İlim bana bilgiyi verdi, irfan kalbime derinlik kattı, ama hikmet bana zamanı, insanı, hayatı bütün halinde görmeyi öğretti. Ve ben, hikmeti ararken, kitapların bana açtığı ufkun aslında kendi hayatımın en derin sorularına cevap verdiğini fark ettim.
Bir gece, Arnold Toynbee’nin medeniyetlerin doğuş ve çöküş üzerine yazdıklarını okurken, kendimi uzun bir yolculuğun ortasında hissettim. Sanki ben de bir medeniyetin kaderine tanıklık eden seyyah gibiydim. Toynbee bana, tarihin sadece geçmişte olup biten olaylar olmadığını, bir medeniyetin kalp atışlarını, yükselişlerini ve düşüşlerini dinlemek olduğunu öğretti. O satırları okurken, bir an için kendi ömrümü düşündüm: çocukluk, gençlik, olgunluk… Bir medeniyetin devridaimi aslında bir insanın ömründen farksızdı. O an “olma” kelimesi zihnime çakıldı. Çünkü hikmet, varlığın bütün evrelerini olma eyleminde kavramaktı.
Fernand Braudel’in Uygarlıkların Gramerinde zamanın katmanlarını okuduğumda, gece lambasının altında sayfaların gölgesi odama vuruyordu. O an fark ettim ki, zaman sadece takvim yapraklarında ilerleyen bir çizgi değildi. Braudel’in dediği gibi, bir günün ritmi başka, bir asrın ritmi başkaydı. Zaman, hikmetin en büyük öğretmeniydi. Ben de kendi hayatımın zaman katmanlarını düşündüm: günlerimin tekrarlarını, yıllarımın değişimlerini, ömrümün yavaş yavaş açılan katlarını… Hikmet bana, vusûlün yani varılacak yerin aslında zamanla yoğrulmuş bir yolculuk olduğunu öğretti.
Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı ise bana başka bir ders verdi: Batı’nın gözüyle bakıldığında Doğu hep bir öteki, hep bir eksik olarak resmediliyordu. O kitabı okurken bir yabancı gibi hissettim; sanki kendi evimdeyim ama başkasının gözünden bana bakılıyor. İşte o an “Rububiyet” kavramını düşündüm: insan Rabbi’ne ait olduğunu unuttuğunda, başkalarının gözünde eriyip gidiyordu. Tevhid, bu yüzden hikmetin kalbiydi. Çünkü hikmet, insanı parçalanmış kimliklerden kurtarıp, birliğe çağırıyordu.
Sanat kitapları ise hikmetin bende açtığı en renkli ufku oldular. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini elimde tuttuğumda, bir şehrin sokaklarında gezerken aslında kendi ruhumun sokaklarında dolaştığımı fark ettim. Tanpınar’ın “zaman” kavrayışı bana, medeniyetin ruhunun en çok şehirlerin taşlarında ve sokaklarında gizli olduğunu öğretti. Bir gün Bursa’nın dar sokaklarından geçerken, Tanpınar’ın cümleleri kulağımda çınladı: “Zaman, şehirlerin duvarlarına sinmiştir.” O an anladım ki, hikmet kitaplardan ziyade, sokaklarda okunur.
Titus Burckhardt’ın İslâm Sanatı: Dil ve Anlam kitabı ise bana bambaşka bir pencere açtı. Onun anlattığı gibi, bir kubbenin yükselişi göğe açılan bir dua, hakikate yükselen bir semboldü. Bir caminin kapısından içeri adım attığımda, kubbenin altında duyduğum huşu hissi aslında hikmetin bana dokunduğu andı. Kubbe bana kemali fısıldıyordu: her çizgi, her süs, her taş aslında insanı Rabbi’ne yükselten bir işaretti.
Turgut Cansever’in şehir ve mimari üzerine yazdıklarıyla, hikmetin insan inşasıyla şehir inşasının birbirine bağlı olduğunu gördüm. Bir gün İstanbul’da Süleymaniye Camisi’nin avlusunda otururken, Cansever’in sözleri zihnimde yankılandı: “Şehir, insanın gökyüzüne bakışını belirler.” O an şükür kelimesi içimde yankılandı. Çünkü hikmet bana düşünmeyi, şükretmeyi öğretiyordu. Şükür, varlığın kemale doğru yürüyüşünde insanın kendi küçüklüğünü bilmesiydi.
Vernon Hyde Minor’un Sanat Tarihinin Tarihi kitabı ve Gombrich’in Sanatın Öyküsü, Batı sanatının uzun serüvenini gözlerimin önüne serdi. Ama onları okurken içimde hep şu soru dolaştı: Bizim sanatımızın öyküsü nedir? Bu soruyla birlikte, Burckhardt’ın ve Cansever’in sözleri yeniden aklıma geldi. Hikmet, bana Batı’nın serüvenini öğrenmeyi, ama aynı zamanda kendi medeniyetimin estetiğini yeniden keşfetmeyi öğretti.
Medeniyet kavramlarının birer birer hayatıma sirayet edişini de hissettim: Hakîm olmak, bilgiyi hayatla yoğurmak; olma, varlığı bütünüyle kavramak; zaman, insanın ömrüne serilmiş bir öğretmen; vusûl, yolculuğun varış noktası; ruh, hikmetin nefesi; temessül, hakikati örneklemek; insan, medeniyetin asıl öznesi; rububiyet, kulluğun bilinci; tevhid, bütünlüğün sırrı; uhuvvet, kardeşliğin hikmeti; ontoloji, varlığın derinliği; şükür, kemale doğru bir adım; rabıta, bağ kurmanın hikmeti; hadis, sözün hikmetle birleşmesi; kemal, insanın ulaşacağı ufuk.
Bir gün defterime şunu yazmışım: “Hikmet olmadan ilim yük, irfan ise eksik kalır.” Çünkü hikmet, bütün bu yolculuğun anlamını, hedefini, kemalini fısıldıyordu. Ve ben, Medeniyet’in bana öğrettiği hikmetle birlikte, artık bilen, hisseden, bütünlüğüyle var olmaya çalışan bir talebeye dönüşüyordum.
Beş yılın ardından dönüp baktığımda, kendimi bir medresenin eşiğinden öte, bambaşka bir mekânda buluyorum. Çünkü benim medresem ne klasik bir taş binaydı ne de bir dergâh odası. Burası, Yusuf Kaplan’ın “dijital nizamiye” dediği o büyük iklimdi. Ekranın karşısında otururken hissettiğim şey yüzyıllardır süren bir geleneğe bağlanmaktı. Bazen gece yarısı bilgisayar ekranının ışığında gözlerim yorulduğunda, kendimi Nizamiye medreselerinin loş kandilleri altında kitap okuyan bir talebe gibi hissettim. Burası bana gösterdi ki, mekân sadece taş ve duvarla kurulmaz; mekân, içinde hissedilen ruhla inşa edilir.
Yusuf Hoca’nın bir cümlesi hâlâ zihnimde yankılanıyor: “Medeniyet, akıl, kalp ve ruhun beraber yürüyüşüdür.” O cümleyi ilk duyduğumda önümdeki deftere büyük harflerle yazmıştım. O gün anladım ki, benim yolculuğum, kalbimi ve ruhumu aynı anda eğitme çabasıydı. Dersin ardından uzun süre ekran başında sessiz kaldım; dışarıda gece karanlığı çökmüş, odamda sadece bilgisayarın ışığı kalmıştı. O ışığa bakarken içimden geçen şuydu: “Ben, çağın karanlığında bu küçük ışıkla yolumu bulmaya çalışıyorum.”
Akademik yaz kamplarında yaşadığım anılar da içimde derin izler bıraktı. Bir sabah, Çorum’da yapılan tarih felsefesi kampında gün doğarken uyanmıştım. Camın perdesini açtığımda gökyüzünde hafif pembeye çalan bir aydınlık vardı. O an, Braudel’in “zamanın katmanları” sözleri aklıma geldi. Güneşin doğuşunu izlerken, zamanın bir hikmet olduğunu düşündüm. Yanımda kalan bir arkadaşım, sessizce gökyüzünü izliyordu. Hiç konuşmadık, ama ikimiz de biliyorduk ki, o an bize kitapların anlattığından daha fazlasını öğretmişti.
Yusuf Kaplan’ın derslerinde sık sık hissettiğim şey, bir “uyanış” çağrısıydı. Onun bazen öfkeli, bazen yumuşak ama her daim samimi tonu bana celâl ve cemalin birlikte nasıl taşınacağını öğretti. Bir konuşmasında “öncü kuşak” dediğinde, kalbimden bir ürperti geçti. Çünkü o an anladım ki, talebe olmak hem kendi yolculuğum için, hem de başkalarının yolunu aydınlatmak içindi. “Muhsin” kavramını orada hissettim: iyiliği sadece yaşamak değil, yaşatmak.
Dijital nizamiye bana yön verdi. Ekranın karşısında, kimi zaman tek başıma, kimi zaman ailemle birlikte dinlerken, aslında büyük bir cemaatin parçası olduğumu fark ettim. Bazen ders ortasında internetim kesildiğinde içimden bir huzursuzluk geçti, ama sonra düşündüm: “İlim yolculuğu sabır ister, dijital nizamiye de sabırla yoğrulmalı.” O an şükür kelimesini yeniden hissettim: her an, her cümle, her kelime bir lütuf.
MTO’nun 100 kitap listesi, bana ağır ama bereketli bir yük oldu. İlk günlerde bu yükün altında ezileceğimi sandım, ama sonra fark ettim ki, her kitap sırtıma yük olmaktan çok, kanatlarımın altına rüzgâr oldu. “Aksiyon” kelimesini en çok burada hissettim: kitap sadece okunmaz, yaşanır; yaşanan şey de hayata aksiyon olarak yansır. Yusuf Hoca’nın “okuduklarınızı aksiyona dönüştürün” dediği o anı hatırlıyorum. Ders bitmişti, ekran kapanmıştı, ama ben defterimin başına geçip şunu yazmıştım: “İlim amel olmadıkça, irfan aksiyona dönüşmedikçe, hikmet yol bulmaz.”
MTO bana sadece kavramları öğretmedi; aynı zamanda “hemhal” olmayı öğretti. Talebelerle bir araya geldiğimizde, saatlerce süren muhabbetlerde, bazen kahkaha attık, bazen sessizce düşündük, bazen bir cümlenin etrafında dakikalarca durduk. O an anladım ki, medeniyet ortak bir nefesti. “Muhabbet” bu yüzden medeniyetin özüydü.
Beş yıl boyunca Yusuf Kaplan’ın yön vericiliği ve MTO’nun iklimi, beni daha çok düşündüren, daha çok hissettiren, daha çok yaşatan bir insana dönüştürdü. Dijital nizamiye bana şunu öğretti: Bir ekranın karşısında bile olsan, eğer kalbinde niyetin doğruysa, Rabbinden gelen rahmetle bağ kurabiliyorsun. Ve ben şimdi, ilmin aklıma, irfanın kalbime, hikmetin ruhuma sirayet ettiği bu uzun yolculuğun ortasında, kendimi bu öncü kuşağın küçük bir halkası olarak görüyorum.
Beş yılın ardından, arkamda kalan yolun izlerine bakıyorum. İlk gün elimde kitaplarla çıktığım bu yol, şimdi kalbimin ve ruhumun derinliklerine sinmiş bir hatıralar atlasına dönüştü. İlimle başlayan yolculuğum, irfanla genişledi, hikmetle ufka açıldı. Ama bütün bunlar sadece bireysel bir iç serüven olmadı; aynı zamanda bir topluluk, bir cemaat, bir muhabbetin de içinden geçtim. MTO bana hem “okuyan bir talebe” olmayı, hem de “birlikte düşünen, birlikte hisseden, birlikte yaşayan bir topluluğun parçası” olmayı öğretti.
Bir yaz kampında, sabah namazının ardından toplanıp başlayan muhabbetler hâlâ kulaklarımda. Kimimiz Braudel’den, kimimiz Kutlu’dan, kimimiz Karakoç’tan söz ediyorduk. Ama aslında hepimiz aynı şeyi konuşuyorduk: kendi yolculuğumuz. Gözlerimiz uykusuzluktan kızarmıştı ama kimse dağılmak istemiyordu. O an anladım ki, ilim bizi buluşturdu, irfan bizi dost kıldı, hikmet ise birbirimize bağladı.
Başka bir kampta, gece yarısı gökyüzüne bakarken, yanımdaki arkadaşım “Biliyor musun, Toynbee’nin satırlarını okurken sanki kendimi bir yabancı gibi hissettim” demişti. Ben de ona dönüp, “Ben de Said’i okurken öyle hissettim” demiştim. İkimiz de sustuk, yıldızlara baktık. O an muhabbet, suskunlukla kurulmuştu. İşte bu hemhal olma hâli, bana kardeşliği, uhuvveti öğretti.
MTO’daki talebelik yıllarımda öğrendiğim kavramlar, yolun özünü fısıldıyor bana: İslâm, iman, Müslim, mü’min. Bu kelimeler bana bir kimlik, bir hâl sundu. Müslim olmak teslimiyet, mü’min olmak güvenmekti. İslâm, hayatın bütününü kuşatan bir eksen, iman ise o eksenin kalpteki sabit noktasıydı. Kendimi bir yere ait hissettiğimde, aslında Rabbime yöneliyordum. “Ait” kelimesi, yıllarca aradığım kökü gösterdi: ben bu yolun aitiyim, ben bu medeniyetin çocuğuyum.
Bütün bu sürecin son zamanlarında şu sözler zihnimde hep yankılanıyor: “Öncü kuşak olmak için ehem olanı ayırt et, merakı diri tut.” “Ehem” kelimesi bana önceliği öğretti. Hayat bir sürü ayrıntıdan ibaretti, ama asıl olanı bilmeden ayrıntılarda kaybolmak insana sadece yorgunluk veriyordu. Merak ise yolumu diri tuttu. Okuduğum her kitap, içimde yeni bir merak doğurdu; her merak, yeni bir yol açtı.
Bugün, beş yılın sonunda kendime dönüp baktığımda şunu hissediyorum: Ben artık sadece bilen değilim; yaşamaya çalışanım. Sadece okuyan değilim; taşıya çalışanım. Sadece duyan değilim; aktarmaya çalışanım. İlim bana aklımı verdi, irfan kalbimi açtı, hikmet ruhumu ufka taşıdı. Ve ben, dijital nizamiye kapısından geçen bir talebe olarak, hem yalnızım hem de yalnız değilim: yalnızım çünkü içimdeki hesaplaşmaları ancak ben yapabiliyorum; yalnız değilim çünkü aynı yolun yolcusu binlerce talebeyle aynı nefesi paylaşıyorum.
Bu satırları yazarken, defterimin kenarına küçük bir not düşüyorum: “Bir gün bu yolun sonunda, akıl, kalp ve ruh birleştiğinde, işte o an medeniyet yeniden doğacaktır.” O güne ömrüm yeter mi bilmem, ama Rabbim nasip ederse ben o gün için talebe olmaya devam edeceğim.
Yorumlar
Yorum Gönder