Egemenlik ve Çokluğun Çelişik Dansı
Bir kavramın yankısı asırları aşarak bugünün sisli coğrafyasına ulaşıyorsa, yankısı sadece bir tarih bilgisi olmaktan çıkar, kolektif bilincin derinliklerinde titreyen bir hakikate dönüşür. İmparatorluk, işte böyle bir yankıdır. Mutlak egemenlik ile çokkültürlü yönetimin aynı anda varoluşunu talep eden, ruhu bölünmüş bir titan. Onun ilk nefesi, Roma’nın bronz çağında atıldı. Bir elinde sarsılmaz otoritenin, diğerinde ise fethettiği her halkı bir potada eritme vaadinin olduğu görüldü. İmparatorluk, salt geniş topraklar üzerinde hüküm sürmekle yetinmez. misyon sahibi olduğunu iddia eder. Kendini, bir uygarlığın, bir inancın veya bir aydınlanma meşalesinin evrensel taşıyıcısı olarak konumlandırır. Bu iddia, metruk harabelerin tozlu kokusuna sinmiş, sonraki tüm büyük güçlere bir düstur olarak miras kalmıştır.
Bu görkemli iddia, imparatorluğun manevi anatomisine baktığımızda acı bir çelişki barındırır. Yönetim, bir asimetri üzerine kuruludur. Merkezdeki metropol, periferideki sayısız halkın boynuna tek yönlü bir gücün zincirini takar. Bu ilişki, ne kara ne de deniz imparatorluklarında değişen, kalıcı bir hiyerarşiyi dayatır. Bir yanda "hâkim millet"in kendini benzersiz, dünyaya yön vermek üzere seçilmiş bir zümre olarak görme kibri, diğer yanda ise asimile edilen veya tahakküm altına alınan halkların sessiz çığlığı vardır. İmparatorluk, doğası gereği eşitlik fikrine yabancıdır. Dikey bir düzenin, taban ve tavan arasındaki aşılmaz mesafenin felsefesini savunur.
Bu yapı, modern zamanlarda karşısına dikilen ulus ilkesiyle dramatik bir hesaplaşmaya girdi. Milliyetçilik, homojenlik ve vatandaşlar arası yatay eşitlik talebiyle imparatorlukların çoklukçu, hiyerarşik yapısına meydan okudu. Liberal düşüncenin gözünde imparatorluk, modası geçmiş, despotik ve yozlaştırıcı bir kalıntıydı. Ne var ki, tarihsel süreç, bu karşıtlığın saf bir ayrım olmadığını gösterdi. Büyük ulus-devletler dahi, iç asimetrilerini gizleyerek, fetih ve kolonizasyonun sarsılmaz izlerini taşıyan minyatür imparatorluklar olarak kuruldu. Ulusal gururun, ekonomik ve siyasi hırsla hipertrofiye uğramış bir misyon arayışına dönüştüğü yerde, ulus ve imparatorluk neredeyse birbirinin suretine büründü.
Günümüzde, haritalardan silinen resmî imparatorluklara rağmen, onların ruhu başka kılıklarda yaşamaya devam eder. Küresel güçlerin gayriresmî emperyalizmi, ulus-devletlerin kendi kaderini belirleme gücünü ortadan kaldırarak eski asimetriyi sürdürür. Demek ki, imparatorluk bir döneme ait bir olgu olmaktan çok, iktidarın doğasında var olan, mutlakiyet ve çoğulcu tahakküm arasında salınan ebedi bir gerilimdir. Onun hikâyesi, geçmişin bir tablosu değil, modern dünyanın ruhundaki eşitlik ve istisna mücadelesini yansıtan bir aynadır. O, hepimizin içindeki sarsılmaz iktidar arzusunun ve bu arzunun binlerce farklı sese rağmen tek bir iradeye biat etme talebinin somutlaşmış hâlidir.
Yorumlar
Yorum Gönder