Doğal Hiyerarşi ve Sınırlı Yaşamın Felsefesi
İnsanın doğaya bakışı, çoğu zaman onun sessiz düzenini anlamaktan çok, onu şekillendirme arzusundan beslenir. Oysa doğanın derininde bir hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi, taşın yere düşmesinden, ağacın güneşe yönelmesine kadar her varlıkta yankılanan görünmez bir düzen taşır. Her şey yerini, gücünü ve sınırını bilir. Bu sınır bilinci, varoluşun en eski terbiyesidir.
İnsan, doğal terbiyeyi unuttuğu an, varlığın iç sesine karşı sağırlaşır. Ruhun rehberliğini bıraktığında, bedenin ağırlığı artar. Ölçüsüz arzular, ölçülü düzenin üzerine yığılır. İşte tam bu noktada doğanın sessiz öğüdü, aklın berrak terazisine dönüşür. Her şey yerinde güzeldir, yerinden taşarsa zulüm başlar.
Doğal hiyerarşi, üstünlükten çok uyumun adıdır. Çünkü varlıkta her şey birbirini tamamlayan halkalar hâlindedir. Güneşin ışığı toprağa, toprağın nemi köke, kökün sabrı meyveye dönüşür. İnsan da bu zincirin bir halkasıdır. Akıl onun hem lütfu hem de imtihanıdır. Akıl, birini diğerine köle yapmaz. Yalnızca yeti farkının ahenkli bir biçimde kullanılmasını ister. Bu fark, düzenin sürekliliği içindir. Bir evde aklın sesi duyulmazsa, emek yalnızca yorgunluk üretir. Akıl, emeğe yön verirken, emek de aklı toprakla tanıştırır. İşte burada yönetmek ve yönetilmek, doğanın iç ritmine uymak anlamına gelir.
İnsanın amacı doğa kadar sınırlı olmalıdır. Sınırsızlık arayışı, insanın kendi sınırlarını unuttuğu noktada başlar. Doyum bilmeyen istekler, aklın rehberliğini yitirir. İhtiyaçtan öteye taşan arzular, varlığı çürütür. Yaşam, dengeyi korumak içindir. Kazanç, yeterlilikte gizlidir. Ekinin toprağa güveni, avcının ormana sabrı gibi, insan da kendi payına düşenle yetinmeyi bilmelidir. Sınırlı olan, hakikate daha yakındır. Ölçülü olan, kalıcıdır. Doğa bize şunu fısıldar: Aşırılığın olduğu yerde erdem solgunlaşır, sonsuz arzu, sonsuz eksikliktir.
İdeal yönetim biçimi, doğanın bu ölçüsünden doğar. Yönetmek, düzenin sürekliliğini korumaktır. Erdem burada, bilgelikle ölçülür. Hakimiyet, bilgiyle birleştiğinde adalet doğar. Bilgi, tutkuyla karıştığında zulüm ortaya çıkar. Gerçek yönetici, yönle ilgilenir. O, başkalarının hareketini anlamla yönlendirir. Hane, bu anlamda küçük bir evrendir. İçinde yer alan her ruh, kendi ölçüsünde bir düzen taşır. Koca, karı, çocuk, hizmet eden ve edenin emeği, hepsi aynı dairenin farklı merkezleridir. Bu dairenin en dışına taşan hırs, dairenin içini çatlatır. Yönetim, işte bu çatlakları onarma sanatıdır.
İnsanın kendini yönetme biçimi, toplumu yönetme biçiminin aynasıdır. Kendi iç dünyasında hiyerarşiyi kuramayan biri, dış dünyada düzen kuramaz. Akıl, tutkuyu ehlileştirdiğinde; arzu, sabrın elinde yoğrulduğunda; insan, doğanın yasasına yakınlaşır. Gerçek düzen, insanın kendi iç sesine hükmetmesinden geçer. Her şeyin bir ölçüsü vardır. Bu ölçüyü koruyan kişi, hem kendini hem de çevresini adaletle taşır. Düşünmenin amacı da budur: Hakimiyet değil, hikmettir.
Doğanın verdiği hiyerarşi, sınırlı amaç ve ölçülü yönetim; birbirine eklemlenen üç sütun gibidir. Bu sütunlar yıkıldığında, insanlık binası kendi ağırlığı altında ezilir. Hırs, ölçüsüzlüğü; ölçüsüzlük, adaletsizliği; adaletsizlik ise ruhun çöküşünü getirir. Oysa doğa, her sabah aynı yasayı hatırlatır. Güneş ne bir dakika erken doğar ne bir dakika geç batır. Varlığın gerçek kudreti, zamanın ritmine uymaktadır. İnsan da böyle olmalıdır. Aklın rehberliğinde, arzunun sessizliğinde ve adaletin dengesinde yürümelidir. İşte o zaman, yönetmek bir hikmet biçimi olur.
Yorumlar
Yorum Gönder